Haz 3, 2015
1784 Views
0 0

BABA NASİHATİ

Written by

Öfkesi burnundaydı. Nefesi buz gibi havayı yarıyor, burnundan uzun ve yoğun dumanlar çıkıyordu. Koca ayakları, yürüdüğü kaldırımdaki kalın karlar üzerinde derin izler bırakarak hareket ediyordu. Hızını adam akıllı almıştı. Öyle ki, yanından geçen insanları rüzgarıyla savurabilirdi. Öfkesi öyle şiddetliydi ki, güneş bile bulutların arkasına saklanmış, ancak göz ucuyla olanı biteni izliyordu.
Yer gök öfkeydi. Öfkeye soyut tanımını yakıştıran insanoğlu için müthiş bir yanılma anıydı. Şu an, adamın öfkesinden daha somut hiçbir şey yoktu dünya üzerinde. Tutmak isteyene elle tutulacak, görmek isteyene gözle görülecek bir hale gelmişti. Yaklaşmak isteyen olsa, adamın çevresindeki görünmez öfke duvarına çarpıp, düşebilirdi. Günün bu vaktinde, bu işlek caddede yürüyen şey alelade bir insan değildi. Bu; iki kollu, iki bacaklı, yürüyen bir öfkeydi.
İnsan sıfatına bürünmüş sonsuz bir öfke.

* * *

“Ne yapalım oğlum, üzülme yenisini alırız. Kırılmış artık, yapacağımız bir şey yok.” diye teselli ediyordu genç baba küçük oğlunu. Oğlan küçük kara gözleriyle, yerde yatan duvar saatinin bin parçaya bölünmüş enkazına bakıyordu. Şoktan küçük dudakları aralık kalmıştı. Sesi hiç çıkmıyordu. Boğazında koca bir düğüm, gözlerinden ha aktı ha akacak… “Aman yavrum, ne kadar üzüldün böyle? Senden kıymetli değil ya! Alıveririz yenisini benim güzel oğlum. Sen sıkma canını. Hadi dışarı çık, oyna biraz.” Çocuk bakışlarını yerden kaldırıp, babasının gözlerine baktı. Sevgi dolu, sımsıcak bir çift göz onu seyrediyordu. Babasını dinleyip, kapıya doğru bir adım atacaktı ki vazgeçti. Babasına doğru koştu, küçücük kollarıyla kocaman sardı babasını. Bu müthiş bir duyguydu. Sanki daha önce hiç yaşamadığı bir duygu… Sonra kafasının içinde acımasız bir ses: “Yaşamadın zaten.” dedi. “Bu bir rüya, uyan!”

* * *

Öfkeli adam yürümeye devam ediyordu. Kimse ona dur dememişti, o da yürüyordu. Öfkesinin kanatlarına binip uçabilirdi aslında. Ama istemiyordu. Yere sağlam basması gerekiyordu. Babası ona hep öyle demez miydi? “Sağlam basacaksın yere taş kafa. Öyle mızmız olmayacaksın. Ayağını yere koydun mu, yer sallanacak. Dost imrenecek, düşman sakınacak. Aman ha, muhallebi kıvamında, her şeye gözyaşı döken bir adam olmayasın. Kazık kadar olmuşsun falan dinlemem, kırarım taş kafanı!” O da baba nasihatine uyuyor, geçtiği yeri titretiyordu. Adım attıkça düşünceleri birbirini kovalıyor, sonra birbirini yakalıyor, büyüyor da büyüyordu. Böyle olsun istememişti, hiç istememişti. Doğduğunda ağzına meme, yüreğine sevgi konulan bebeleri nasıl da kıskanıyordu. Ama o istememişti. Böyle olsun kim isterdi ki? Kolunun çıktığı dayağı ne için yemişti babasından? Hatırlamıyordu. Ama dayağın acısı hala tazeydi öfke dolu kalbinde. Canı acımıyordu ama öfkesi artıyordu. Ya o sol kulağında bomba gibi patlayan tokat ne içindi? Onu hatırladı… Bir saat vardı evlerinin boyası solmuş duvarında. Koca bir saat… Antika denilen cinsten, dedesinden yadigar, bilmem kaç senelik… O zamanlar küçük bir çocuk olan öfkeli kahramanımız, saatin nasıl çalıştığını merak etmiş, çocuk toyluğuyla bir sandalyenin üstüne yığdığı minderlerle saate ulaşmaya çalışmış, denerken de saatle birlikte yeri boylamıştı. Sahne tam filmlere layıktı. Küçük çocuk, kırdığı saatle birlikte yerde arz-ı endam ederken, baba salonun kapısında durmuş, olanı biteni hayretle izliyordu. Yüzükoyun uzandığı yerden kafasını kaldırıp bakan çocuğun gördüğü ilk şey, babasının şoktan açık kalan ağzıydı. Adam gözlerini bir müddet salonun değişik yerlerine savrulmuş saat parçalarında gezdirdi. Sonra gözü hala yerde yatmakta olan oğluna takıldı. Göz göze geldi baba-oğul. Oğlunun korkuyla açılmış küçük, kara gözlerini gören babanın yüzündeki ifade de değişti. Öfkeden gerilmiş yamuk ağzı, oğluna okkalı bir küfür salladı. Sonra iki adımda çocuğun yanına geldi, çocuğu kolundan tutup tek hamlede kaldırdı. Çocuk ayağını yere basar basmaz, babasının korkunç tokatı ile sarsıldı.
Yürüyen öfkeli adam, hatırına düşen bu nahoş anının etkisiyle elini sol kulağına götürdü. Öfkesi katlandı. Sonra aynı gece rüyasında gördüğü ve o geceden sonra düzenli olarak her gece görmeye başladığı rüyayı hatırladı. Adımları o kadar hızlanmıştı ki, yanından geçen insanlar durup adama bakıyorlardı. Onun ise farkında olduğu tek şey vardı; öfkesini kusmazsa, zehirlenecekti. Yavaşlayan adımlarını, sakallı yüzünü hızla ıslatan yaşlar takip etti. Sonra adam durdu, yaşları durmadı. Ağladıkça ağladı, ağladıkça ağladı. O güne kadar attığı her adım sayısınca yaş geldi gözlerinden. Babasının nasihatine inat, çevresinde kümelenmiş kalabalığa inat, ömründe ilk defa ağladı. Susamadı.

* * *

Hava çoktan kararmış, bulutlar dağılmış, yerdeki kar kendini dona çekmişti.

Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.