Kayıt Ol
May 18, 2017
962 Views
0 0

Boş Sayfayı Karalamak

Written by

Boş Sayfayı Karalamak

Hayatta her şey genellikle yolunda gitmez. Fakat yolunda gitmeyişlik artık sıradanlaşmaya başlar. İnsan bunun için sıkılır, yenilik arar, zevk arzular fakat olanakların sundukları da her zaman olduğu gibi yeterli gelmez. Tam böyle konulara kafayı yormuş olduğum gençlik yıllarımda daima uzun yürüyüşler yapardım. Nereye gittiğim , hangi rotayı çizdiğimin hiçbir zaman bir anlamı olmadı. Beynimle yalnızca düşünmeyi kurgulayıp ayaklarımı serbest bırakmıştım. Parklardan geçer, yeni yüzler görür, bazen farklı olaylara tanık olur, bir ayrılışa dahil olur, birbirini sevenlerin aşkın başladığı o ilk yarım saatlere şahit olurdum. Bütün bunların çoğunlukla planlı insanların sabrettiği olaylar silsilesinden sonra gerçekleştiğini anlamıştım. İnsanlar gerçeğe odaklanır, arzu ettikleri olayların lehlerine gelişmesi için büyük çabalar sarf eder ve dizginleri hep elinde tutmaya çalışıyordu. Her irade sahibinin kontrol manyaklığına düştüğü o yıllarda her zaman unuttukları bir konuyu hatırlatmak istiyordum. Siz istediğiniz kadar plan yapın, eğer yapacaklarınıza başka insanlar da dahil olacaksa her zaman planınız bozulacaktı. Bazen iyi sonuçlar vermesine rağmen… Çünkü her insanın ayrı bir düşüncesi, aklı vardı. Ve herkes çıkarı doğrultusunda olayları yorumluyordu. İşte bütün bunların sonucuna vardığım gene sıradan bir yürüyüşüm esnasında hayatı bazen doğaçlama yaşamamız gerektiği kanısına vardım. Gençliğin de verdiği tüm dünyayı değiştirme ve hayatını anlamlandırma atikliği de üzerimdeyken bir anda etrafımdaki insanlara bakınmaya başladım.
Evden çıktığımda sağ tarafa dönmüş, Kaldırımlara bitişi yürüyüş ve spor parklarını arşınlamıştım. Önüme bakarak, hatta kafamı kaldırmadan yürüyordum. Yanından geçtiğim insanlar , köpekler , çiçekler, çimler, ağaçlar benim için yalnızca çarpılmaması gereken birer nesneydi. Baharın güzelliği, insan cıvıltısı, köpeklerin şirinliği , yaşlı bir çiftin sıkıcı hayatlarına renk katmak için yaptıkları tempolu yürüyüş, küçük bir çocuğun bağırarak şarkı söylemesi hiç umrumda olmamıştı. Fakat şimdi her şeye farklı bakıyor, her an bir şeyler olacakmış gibi tetikte bekliyordum. Ne olması önemli değildi. Bir şey, küçük bir şey bugüne macera katacak , hayatımın bir sayfasını dolduracaktı.
Bunun için etrafıma bakınırken tekrar yavaş adımlarla yürümeye karar verdim. O kadar yavaş yürüyordum ki arkamdan yaşlı bir amca bile beni geçmişti. Kendime güldüm fakat hızımı arttırmadım. Zaman benim için yavaş işliyor gibiydi. Ve evet buldum. Karşıdan 1 65 boylarında saçları arkadan toplanmış beyaz pantolon üstüne mavi gömlek giymiş genç bir kız geliyordu. O da yavaş adımlıyordu yolu. Çantası gri ve hayli büyüktü. Kumrallığı belirginleşti yaklaştığı sırada. Ve aniden durdu, olamazdı onunla konuşacaktım. Boş sayfamı dolduracaktım. Hemen parkın aşağısında bulunan büyük markete yöneldi. İçeri girdi, tabiki zaman kaybetmeden ben de. Önce tatlı reyonuna batı. İlk defa bir markete ürün bakmak yerine insan bakıyordum. Şakındım, bunu yaptığıma da inanamıyordum. Kendisine yardımcı olmak isteyen reyon görevlisini kibarca reddetti. Yüzü döndü , iyice gördüm. Güzel değildi, tatlı da. Yanakları şişkin ve pembemsiydi. Bisküvilere baktı, geçti. Kozmetik reyonuna vardı. Bende artık bir şeyler bakmaya başlamıştım. Alışkanlık işte, onca ürün göz önünde olunca insanda merak uyandırıyor. Hatta bir an kahve almayı düşünüp, vazgeçtim. Madem dışarı çıkmasını bekliyordum, o halde ben de çıkmalıydım. Ne işim vardı burada ben reyon bakacak bir insan değildim. Prensip meselesi…
Evet şimdi dışarıdaydım. Parka geçip boş bir bankta, marketin çıkışını görecek sekilde oturdum. Şimdi esen meltemin tadına varmıştım. Sanırım hayat küçükte olsa bir amaç olmadan zevksiz ve anlamsız oluyordu. Çünkü meltem saki daha güzel esiyordu. Birkaç dakika ise bana o kadar uzun gelmeye başladı ki , vazgeçip eve gitmeyi düşündüm. Neyse ki biraz daha bekleyip sabrım taşınca eve gitmek yerine markete bir daha girdim. Ben girerken o çıktı. Tabi bende kasiyerlerin etrafından dolanarak çıkabildim. Parkta yürümeye devam ediyordu. Arayı epey açmıştı. Arkadan yürüdüm. Önce kendimi kötü hissettim, birini takip etmek doğru bir tutum değildi nasıl olsa. Ayrıca ben zaten ne ettimse kendimi sevdiremediğim ve her zaman için her şeyden çok sevdiğim Sahrayı unutmuş sayılmazdım. Kendime ihanet ediyormuşum gibi hissettim. Duygularıma ihanet… Fakat ne yapabilirim ki? Boş sayfamı dolduracağım. Ayrıca zaten birlikte olmazdım ki… Konuşacağım ve öylesine bir şeyler. Belki bana Sahrayı unutturur. Gerçi onu da sevdiğimden midir, yoksa amacıma onun şahsiyeti üzerinden ulaşamadığımdan mıdır bu unutamayış? Bilemedim. Herneyse takip etmeye devam ettim. Çok yavaş yürüyordu fakat bende bir türlü yetişmek istemiyordum. Park kalabalıktı. Tepkisi ne olurdu? Bağırabilirdi bile. O zaman neler olurdu? Boş sayfa yırtılırdı büyük ihtimalle. Fakat ne park yolu bitmek biliyor ne içindeki kalabalık bir nebze olsun, azalıyordu. Sakin bir bölümüne varamıyorduk. Biz olmuşuz bile haberim yok. Kendi kendine gelin güvey olma. Adeta kaf dağında geçen masallar gibi, yürüdük, yürüdük ve yürüdük. Bitmek bilmeyen bir yol. Sapmadan yürüyorduk o önde ben arkada. Gerçeği yol bitse kız evine varmış olacak bunca mesafeyi boşuna tepecektim. İşte biraz sakin bir kısma vardık. Yanına gitmek için hızlandım. Çantasından telefonunu çıkarıp konuşmaya başladı. Sanırım bizimkisi saçma dizilerdeki senaryolar gibiydi. Epey yaklaşmıştım oysa. Biraz öfkelendim ve kaldırıma çıkıp yürümeye devam ettim. Tempomu yitirmemiştim. O ise yavaş yavaş devam ediyordu. Kısa bir süre sonra sol omzumun üstünden ona baktım. Geride kalmıştı hem de çok. Kaldırım düzdü, parktaki yürüyüş yolu ise menderesler çizerek yapılmıştı. Bu yüzden epey fark atmıştım. Sanki ben kovalanıyormuşçasına bir de artık düzenli olarak arkama bakıyor onu da gözden kaçırmamaya çalışıyordum.
Yürüyüşüm sıkıcı olmasın diye çevreme de bakınmaya başlamıştım. İlk defa buralara gelmiştim. Hiç görmediğim bir camii den ezan okundu. Dilendirilen bir çocuk elini bana açtı, acımadım. Dilencilere acımak yerine onların bu hale düşmesini engelleyecek fikirler üretilmelidir. Her zaman derim fikirler duygulara nazaran her zaman daha iyi sonuçlar alır.
Böyle dünyayı kurtarmaya tekrar heveslendiğimde takip ettiğim kişiyi unuttum. Yanımdan tempolu bir yürüyüş yapan saçları kızıl, siyah tayt ve tişört giyen fiziği düzgün, yüzü temiz güzel bir kadın geçti. Derin bir iç çektim. O geçtikten sonra doymamış gibi arkama döndüm. Tam o sırada unuttuğum kişi aklıma geldi. Yaklaşık 150 metre uzaklıkta parktan sapıp bir yola girdi. Neredeyse koşarcasına yürümeye başladım. Kızıl saçlının yanından geçerken bir kez daha baktım. Çok güzeldi.
Sokağa girdim bende yavaş yürüyordu, mesafeyi neredeyse hızımla kapatmıştım. Kimsenin olmadığı bir geniş caddedeydik. Daha da hızlandım. Arkasına baktı. Aramızda metreler kalınca bir kez daha baktı. Tedirgin gibiydi. Yüzünü şuan görmüyordum ama eminim dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra gözlerini önüne dikti. Etrafta olanlarla ilgilenmiyor birazdan olacakları düşünüyordu.
Yakaladığımda bana döndü. “Yavaş yürümene rağmen neden yetişemiyorum sana?” Sesim boğuk. Ellerini iki yana açtı. “Anlamadım.” Kaşlarımı çattım. Şüpheyle ” nerelisin?” diye sordum. Bu da soru mu? Neden yabancı olduğunu düşünesin ki? “Buralıyım da yani ne dediğinizi anlamadım.” Boğuk sesin sonuçları. Yürümeye başladım. O da… “Yavaş yavaş yürüdünüz, ona rağmen bir türlü yetişemedim. Hem markette de çok kaldınız.” Ne alaka şimdi. “Evet kaldım biraz. Yavaşta yürüyorum. Yanıma anahtarımı almamıştım. Annemi aradım. O gelecek, bende biraz oyalandım.” “Anladım.” Sana ne oluyor ya? Anladımmış. O mu konuyu açsın? “Şey… Biz tanıyor muyuz? Ben tanıyamadım da.” O da sorumu canım? Sen bizimkinden de saf çıktın. “Yoo… Tanışmak istiyorum ama.” Güldü. İki kısa sokak geçtiler. Yani benim genç halim ve O. “Onu anladım da, benim erkek arkadaşım var.” Ürkekçe kaşlarını havalandırdı. Bizimki güldü. Başını havaya kaldırdı. “Bununla karşılaşacağımı tahmin etmiştim.” “Olabilir. Sonuçta normal bir şey. Ama gene de arkadaş olabiliriz. ” Ah şu kadınların arkadaş olma merakları! Bir sokak daha geçtiler. “Umarım tekrar dönebilmeyi beceririm.” Dedi bizimki sağa döndüklerinde. “Nerede oturuyorsun ki?”
“Marketin oraya yakın. Adınız ne?” Haha utanmasan evine gideceksin hala Siz diyor.
“Guhar.” Bunu söylerken yüzümü şüpheyle bakmıştı. Gözlerimi kısarak “Guhar… ” Bekledim. Ağzımı tekrar açıp Kürtçe bir isim olduğunu söyleyecektim ki “Farsça bir isim dedi.” Gerçeği bal gibi de Kürtçe Küpe anlamında bir isim. Üstelemedim. “Senin ne?” “Hüseyin. Sen aslen buralı mısın?” “Hayır,Aleviyim Tuncelili. Sen?” “Şırnak” dedim onun ürkekliğinden uzak bir kararlılıkla. Çokta umrumda değildi nereli olduğum ama asla ayıplanacak ve küçümsenecek bir yanı da yoktu. “Aaa,(Bunu söylerken Türk olmadığını belli ederdi zaten. Zorlamaydı. Aslında Wiii diyecekti.) benim bir sürü Şırnaklı arkadaşım var.” Nefret ederdim hep, ‘aaa bizim komşularda Kürt, Ali Bakkalda Kürtçe konuşmasını biliyor. Şemsiye Teyze de Urfalı, ha o Şırnaktan uzak mı? Olsun zaten Şemsiye teyze Araptı.’ sohbetlerinden. Ayrıca insanlar sürü değildi. Belki de öyle idi. Neyse… Tekrar sordum. ” Okuyor musun?”
“Evet,sen?”
“Uluslararası İlişkiler okuyorum Çukurova da. Sen ne okuyorsun?”
“Tıp ya, zor. Mersinde okuyorum. Eve geldim tatil dolaysıyla” Yani sokağa saptılar. Hüseyin başını gökyüzüne çevirdi. ” Hiç buralara gelmemiştim. Bir insan neler kadir.” Allaha söylemiş gibiydim bunları. Sanki Guhar’a değil.
Güldü. Karakaya apartmanın önüne geldik. Bekledi, “Ben burada ayrılıyorum.”dedi, kaşlarını kaldırdı. Çok tatlıydı fakat ben bununla ilgilenmiyordum. Amacım yalnızca kafamda kurguladığım amacımı gerçekleştirmekti ve yaptım. “Görüşürüz” dedim gülümseyerek. Şaşırmış gibiydi. Elini uzattı, “Görüşürüz.” dedi. Dönüp içeri girdi. Ne saçma şeydi. Nasıl görüşecektik ki? İletişecek bir mecramız yoktu ve gerekte yoktu. İstemiyordum ama o kelimeye takılmıştım. Hoşça kal demek daha doğruydu. Her neyse olan oldu. Boş sayfamı doldurmaya çalışmıştım. Anladığım kadarıyla Elif bu yaban elde “Ben aleviyim, Tunceliliyim ve adım Kürtçe bir kelimeden geliyor demekte oldukça çekiniyordu. Türkiye de Adanadaydık ama Guhar büyük yabancılık çekiyordu. Belki burada bile doğmuştu ama buralı hissettirmiyorlardı. Fakat yaptığım amaçsız eylemle de ben boş sayfayı doldurmak yerine sadece karalamıştım. Bir daha hiç görmedim Guhar’ı.

Avatar

Latest posts by hasimcevik (see all)

Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.