Kitap Gönder
Tem 18, 2018
186 Views
1 0

Manzara 1

Written by

Deniz maviliğinin, göğün mavisiyle bitişiği noktanın hep farkedildigi küçük bir koyda, küçük bir köy içerisinde kendini büyük hisseden az sayıda insanın yaşadığı ve köyün tek yolu boyunca sıralandığı, kiminin neler yaptığı, neler yapmadığı insanı hep düşündürür. Bu yol boyu yürüyünce, karmaşık duygular içerisine girmemek imkansızdır. İnsan olan , insan gibi bakan herkesin her zaman bir şeyler bulabileceği, bir şeyler hissedebilecegi, görebileceği bu yol tüm köyün manzarasidir. Hatta insan olan herkesin bu yol boyunca , bu köyde bu küçük insan topluluğunda sanki tüm insanlığın provası yapıldığını düşünür. Hiç değilse Adem ile Havva burayı görüp te sonra dünyanın başka yerlerine dagilmislar gibidir. Tüm soyun, her türünde ferdin en kolay rastlanan bu yolda, bir kaç metrede, Tanrılar, siyasi görüşler, ekonomik sınıflar, diller, milli hissiyatlar, alışkanlıklar sürekli değişir. Hatta bu değişim bazen bir kaç metre ileride olmaz da, bir kaç metre içinde, çapında meydana gelir. Aynı anda, Türkçe iltifatlar, Kürtçe şakalar, İngilizce ünlemler, Flamanca yergiler, Arapça şikayetler, Kırgızca bağırışlar ve Fransızca seslenmelere rastlanabilir. Kulak bütün bunları birbirinden ayırır, en fazla üç tanesini algılar. Şaşalı olanlarla övünür, birinden falan da rahatsız olur da dile getirmez. Bazen içten içe düşünür ve der ki, o da yabancı dil bu da, neden birini hoş görürken diğerinden rahatsız oluyorum? Sonra cevabını verir. Dil sadece tekrar eden sesler değildir. Dünyadaki hersey ile beraber dusunulur. Bu yüzden bazı diller düşman bazıları öğrenilmesi gereken diller olarak farklı dil aile ve gruplarına ayrilmislardir. Örneğin, Mandarince ve İngilizce ilk kez sermayenin büyük becerisi ile ayni dil ailesi içerisine girmislerdir. Artık Mandarince ve İngilizce öğrenilmesi gereken diller grubunu oluşturmuştur. Ne yazık ki, para herseyi belirler olmuştur. Filoloji falan her ıvır zıvır… Neyse ki yol boyunca o kadar görüntü vardır ki, dil ayrılıklarına kulak asacak vakit yoktur. Her tarafı ormanlarla kaplı iki dagcık arasına girmiş deniz mavisi, toprak kahvesi, kaya beyazı, ağaç yesiligi, zakkum rengarenkligi büyük bir harmoni oluşturur. İnsan, tüm bu renklerin canlılığını görünce biraz daha insan olası geliyor. Denizden her zaman birseyler eser, bazen meltem, bazen ruzgar, bazen esinti, bazen de agacsokturen eser. Sonuncu için coğrafya da bir terim yoktur. Bu yüzden biz uydurduk. Yol boyunca neler uydurulmaz ki? İsveçli bir turisti ayartmak isteyen bir genç iki saat önce gördüğü kadına “I Love you” diye uydurma bir cümle sarfeder. Kadın bozuntuya vermez ama ortada “Love” yoktur. O da nezaketsizlik etmez, çünkü öyle öğrenmiştir. “I can’t say I love you, but I like you ” diye uydurur. Erkeğin istediği de bu cümledir. Aşkı iplemez. Nitekim Stockholme gitmeden evvel sadece sarışın mavi gözlü bu kadını opebilmelidir. O da sadece hoşlanmıstir. Sonuçta herkes herkesten hemen hoslanabilir. Mesela şu sezlong da yatan pürüzsüz esmer teni olan kadından ben de hoşlandım. Ama onun 5 yıl önce hoşlandığı yanında yatan adam artık onu seviyor. Hatta bu sevgiyi sahilde hepimize kanıtlamak için esmer tenin en parlak noktası olan dizi öpüyor. Benim küçük hoşlantım burada bitiyor. Ama İsveçli ve Erkek, akşam hoşlanmanin doruğunda eriştiler. Tıpkı sevginin de doruğunda erişecek olan Esmer ve 5 yıl önce hoşlandığı yanındaki gibi. Eh, ne de olsa 5 yıl geciktik.
Başka uydurmalar olur da bunlar genelde Partner etkilemek için değil, grupta aşağı kalmamak, varım mesajı vermek yahut başkasını kıskandırmak içindir.
Restoranlar, oteller, belediye plajları asagili yukarılı, dağlı, denize sıfırlı dizilmistir. Gölgenin neredeyse yok olduğu saatlerde, balık restoranlarının aksam hazırlıkları başlar, genellikle rakı, kırmızı yahut beyaz şaraplar ve şampanyalar soğumaya bırakılır.Renkli renkli, özellikle mavi ve beyazın bol kullanıldığı masa ve sandalyeler kumun üzerine agaclilikli gölge yerlere ya da kısa bir iskelenin üzerine temiz ve düzenli yerleşmişlerdir. Buralarda karides tavadan, istakoza basit balık olarak bilinen cupraya kadar denizden babanız bile çıksa pişirilir. Günü erken açan az sayıda insanın da buralarda görebilirsiniz.
Buğulu şarap kadehi ya da bira bardağına eşlik eden peynir, çerez gibi basit mezelerle öğle sıcağında en güzel resmi veren deniz maviliğini izleyenler olur. Hemen yanindan gectigimiz, kır sacli, beyaz sapkali ve temiz trasli yasiniza gore amca, dayi abi, karfes olabilecek bir yasta oturan adam kendinden cok emin sandalyeye yayilmistir. Cunku o
bu manzaranin umut asiladigi bir ferdidir.
Denizden esinti bazen sadece kıyıya yakın bazen da uzak yürüyen yüzleri yalar, birkaç damla tuzlu suyu yanaklarına kondurur ve burunlarda bir çiğ koku bırakır.
Artık yorulmanın ilk belirtileri başlayınca tepeye bir göz gezdirirlir. Bodur ağaçların bulunduğu, her cumhuriyet vatandaşının ilk okulda ezberledigi maki bitki örtüsünün tüm özelliklerini taşıyan adını bilmediğiniz bir sürü ağaç, ot ve yeşillik vardır. İnsan tam o anda doğadan koparak geldiğini farkeder ve toprağa dokunmaya çalışır. Burada yaşayanlar bilir ki, doğa tüm estetiği ve huzurlu şefkatli sesi ile sizi hem çağırır hem de yaban domuzlariyla gelmeyin diye bir mesaj verir. Yaban domuzunun tehlikesi yaban mersini ve yaban çileginin tadı karşısında hep galip geldiğini de herkesin malumu. Fakat insanlar ve domuzlar arasında adı konulmamış bir sözleşme vardır. Gündüz domuzlar aşağılara inmez, akşamları inince de belirli bir alanda, bazen bir kaç evin tam ortasında, çer çöp yerler. Fakat insan mülkiyetine girmezler. Bu da mülkiyet haklarına ne kadar saygılı olduklarını gosteriyor. Bazen bu sözleşmeye köpekler de dahil olur. Aslında sanki gözlemci sıfatıyla dahil olmuşlardır. Domuzlarla insanlar arasında bir kaç köpek belirli bir hiza da havlarlar. Bu da bu sınırı geçmeyin mesajidir. Aslında köpekler domuzları yenemezler de… Fakat sürekli havlarlar. Burada kimse kimseye ortak çıkarlar çerçevesinde dokunmaz. Zaten domuzlar da George Orwell’ın domuzları değildir ki, insanları devirmeye kalksın.
Yolun sonlarına doğru her yer gibi beyaza boyanmış kullanılmayan sarnıclar vardır. En sonda da bir liman ve demir atmış, Turk bayraklı tekneler, botlar ve gemilerle doludur. Bu bayraklarının çoğunun altına çekilmiş 3 büyük futbol takımının bayrakları da vardır. İnsanlar maviliklere sürdügünde motorları kendi kimliklerini muhafaza ediyorlar.
Limanın ötesi denize sıfır yerde 1 ila 3 metre arasında rakımın olduğu kayalıklarda insanlar mangal yakar, biralarini yudumlar. Yol kenarında hep pikniğe gelmiş insanların araçları park edilmistir. Hemen aşağı da oturan beyaz saçlı amca, beyaz gömleği ve lacivert kumaş pantolonu ile plaja , deniz kenarına gelmek için değil sadece toprağa dokunmak ve bir ağacın gölgesine oturmaya gelmistir. Eşi hemen aşağı da kendi dindarligini gösteren bir kıyafetle deniz suyunun tadını çıkarırken, oğulları Üniversiteden henüz dönmemistir. Az ileride lila renkli bikinisi ile buğday tenli 30 yaşlarında bir kadın geçen zamana direnen vücudunda güneş ışıklarını dans ettiriyor. İki genç kız denizden çıkıp kaya da gunes ışığında kurulaniyorlar. Kıyafetlerine bakınca bir çekimserliğin dışa vurumunun manzarana şahit olursunuz. Ne göstermişlerdir tenlerini ne saklamislardir. Az evvel ki gibi lila bir külot değil dize değen kırmızı bir şort vardir. Gövdelerinde ki “açıklık” ise onları sürekli cevrelerini kolaçan etmeye itiyor. Nitekim sırtları pürüzsüzlük denince aklınızda oluşacak resim olarak hafizaniza kazılır. Her kelimeye bir resim diyen Wittgenstein’ın kulakları çınlasın. Bu genç kadınlardaki cekimserlik sanki herkes onlara bakıyormus hali, uzun sürmüyor. Herkese bir kişi kuralı burada da işliyor ve bu dağ bayır demeden iki erkek iki kadın yeni aşklar için birbirlerine şanslar tanıyorlar. Az ileride de günlük işi bitmiş, bir ağacın gölgesinde serinlemeye çalışan belediyenin evsel atık toplayıcısı oturuyor ve ona selam vererek geçerseniz biraz daha insan olursunuz. Hiç bir çifti kıskanmadan, yalnızca onların eğlencesinin de sizin içinizde mutlu insanların bir nebze mutluluk yarattığını farkedince biraz daha insan oluyorsunuz. Üç dört kişi süt mısır, bir kaçı midye yiyor, 20 trilyon diye bağıran sayısal lotocu da umut tellalıgı yapiyor.
Bütün bu umut verici, huzurlu güzel resimde yalnızca ve her yerde olduğu gibi bazı işçilerin yaşam koşulları hep iç burkan bir taraf olacak. Bunun da hep bilince de yaşayarak, hala savaşmanın ve kof bir iyimserlige kapılmadan sadece insan olmanın verdiği duyguları da taşımanın önemi de aklımızın ve yüreğimizin bir yerinde duracak. Bu güzelliklerin alacalı doğanın içinden yürürken, avuç terlerinizin karışmadiği, birbirinize gözden kaçırılmaması gereken ince detaylari işaret edemeyeceğiniz, gün sonunda ıslak bir öpücük konduramadan icinizi serinletemeyecek bir eşiniz olmadığını bilmek her güzelliğe, huzura, bu manzaranin mükemmele yakınlığına rağmen sürekli bir boşluk ve noksanlık hissi yaratacak.
Bu yalnızca bu memleketin bir mahallesinin manzarasıdır.

Latest posts by hasimcevik (see all)

Article Categories:
Edebiyata Dair

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.