Kayıt Ol
Tem 28, 2019
260 Views
0 0

Westworld ve Bilinç

Written by
16. Yüzyılda yapılan, Michelangelo‘nun “Adem’in Yaratılışı” eserindeki tanrı figürünün insan beynine benzetilmesi yüzyıllar aldı…

Bu dünyadaki her şey büyülü; büyücü hariç…
Westworld (Robert Ford)

Hikayeleri hep sevdim. Yalan olsa, acı verse de; yaşadığım dünyadan bir an olsun çıkmamı sağladılar. Farkında değiller ama herkes hayatını bir takım hikayelere borçlu. Onlardan ödünç aldığımız parçalarla yarattığımız yeni hikayeler, gelecek nesillere bir siper gibi olacak. Ona sığınıp, gerçekliğin verdiği inanılmaz yükten kaçacaklar. Ta ki hayatlarını toprağa bırakana dek…

Biraz dağınık bir anlatı olacak. Taşın içindeki heykeli çıkartmanız gerekebilir.

Fikir bir virüs gibidir. Çok bulaşıcıdır. En küçükleri bile filizlendiğinde, sana dönüşebilir ya da seni yok edebilir. (Inception)

Zihinsel engelli insanlar hep ilgimi çekmiştir. Konuşmaları ve yaptıkları hareketler, zihinsel evrimin ilkel adımları gibi. Büyük bedenlerde bir çocuğun aklını görüyorum. Onlar için bir yandan mutlu oluyor diğer yandan üzülüyorum; zira hem farkındalıktan uzak hem de zulme uğramaya açık bir yapıları var. Ne geçmişte boğulurlar, ne de geleceğin bilinmezliğinden korkarlar. O an ne görseler, ne duysalar ya da ne hissetseler sadece o ana aittir. O an başlar ve biter… Kaygı, endişe, nefret, inanç… Hepsinden uzakta, o küçük dünyalarındaki anlarda yaşarlar. Ne yaşadıklarını, ne de yaşamlarının bir gün biteceğini bilirler. İşte bu yüzden onlara bir yandan imreniyor, diğer yandan üzülüyorum. Sadece ben değil, aslında farkında olmadan hepimiz onlar gibi olmaya çalışıyoruz. Hissizleşmeye… Bilincin verdiği ölüm bilincini bastırmaya çalışıyoruz. Bir dairenin etrafında koşarak, gelecekten kaçıyoruz.

Evrimimizin bir sonucu olan bilincin bize getirdiği en büyük yük, farkındalıktır. Kendi sonunu, öleceğini bilen bir varlık olmuşuzdur artık. Ne yazık ki bilincin yanında bu gerçeği kaldırabilecek cesaretle evrilmedik. Bu yüzden kendi bilincimizi sınırlayıp farkındalığımızı kısıtlamak için kullanırız. Yani halihazırda evriminin bize getirdiği bu biricik özelliği yine onu yok etmek için kullanırız. Sırf farkındalığın verdiği acıyı bastırmak için…

Korunmak için eline bir silah aldığında kendine de bir tehdit yaratırsın. O silahtan çıkan kurşun seni tanımaz; önüne çıkan her şeyi deler, geçer. Kendimizden büyük şeyleri zapt edebilme arzusu en temel iç güdülerimizden biri. Ama gel gör ki kasayı koruyan bekçiler, ona en kolay ulaşanlardır.

Lakin bütün bu kaçış; özgür irademizi, bilincimizi kısıtlar. “Çektiğimiz acılar bizi bilince götürür. Bize, yaşadığımız dünyada doğru gitmeyen bir şeyler olduğunu hatırlatır. Sorgulamamızı sağlar.”

Dizide kendimize koyduğumuz hedefler ve yine onların da sadece birer gerçeklikten kaçış ve oyalanma olduğunu anlatan metaforik bir hikaye geçiyor. R. Ford karakterinin ağzından:

Gördüğüm en üzücü şeyi bilmek ister misin? Küçük bir çocukken kardeşim ve ben bir köpek istiyorduk. Bu yüzden babamız bize ihtiyar bir tazı aldı. Tazı bir yarış köpeğidir ve ömrünü bir çemberin içinde koşup tavşan gibi yapılmış bir keçeyi kovalayarak tüketir. Bir gün tazıyı alıp parka götürdük. Köpeğin ne kadar hızlı olduğu konusunda babamız bizi uyarmıştı ancak karşı koyamadık. Kardeşim tasmasını çıkardı ve o anda köpek bir kediyi fark etti. Kedi, gözüne bir keçe parçası gibi görünmüş olmalı. Koştu… O ihtiyar köpeğin koşması gibi güzel bir şeyi daha önce hiç görmemiştim. Ta ki sonunda kediyi yakalayana kadar… Herkes dehşet içindeyken o küçük kediyi öldürüp paramparça etti. Sonra da şaşkın bir halde oracığa oturuverdi. Köpek, tüm hayatını o şeyi yakalamak için harcamıştı ama artık ne yapacağını bilmiyordu…

Basit ve taklit edilebilir bir bilince sahip olduğumuzun yegane kanıtı rüyalarımızdır. Rüyalar zihnimizin yarattığı hikayelerdir. Geceleri bizi oyalayan hikayeler… Bizden daha akıllı biri varsa, o da zihnimizdir. Zihnimizi ve kendimizi iki ayrı şey olarak görmemin nedeni, onu kontrol edebildiğimiz kadar bilinçli olabilmemizdir. Ve şunu da bilmek gerekir ki hayvanlar da rüya görür. İnsanlar kadar kompleks olmasa da onların da zihni kendilerinden bağımsız bir varlıkmış gibi hayaller üretir. Annen, baban, kardeşlerin ve arkadaşların, yakından tanıdığın insanlar… Rüyalarımızın bizi gerçek olduğuna inandırmasının nedeni, her şeyi ve her kişiyi kusursuz olarak yeniden yaratmasıdır. Uyanıkken hatırlayamadığımız en küçük ayrıntıları bile anımsayıp bize gösterir. Bütün ailemizi ve arkadaşlarımızı yeniden yaratır. Gerçek dünyada zihnimiz, onları yeterince uzun gözlemlediği için rüyadaki yansımaları da kusursuzdur. Rüyalarımızda heyecanlanır, ağlar, güler, korkar, şaşırırız. Tıpkı gerçek dünya gibi. Tıpkı “gerçek” dünya gibi….

Zihnimiz bile her gece yalan söylerken, gerçeği bulmak, bir rüyadan başka bir şey olmasa gerek. Bu denli taklidi kolay bir yapının gerçekten özgür bir bilinç olduğunu söylemek ne kadar doğrudur? Etki ve tepkiden doğan iradenin yapı taşı anılardır. Kendimize anlattığımız hikayelerden yine kendimizi yaratırız. Bu bir bilinçten ziyade iyi tasarlanmış bir makineye benzer. Lakin makinenin işini ustalıkla yapması, onun bilinçli olduğunu göstermez.

Ağzımıza sakız olmuş şu ünlü söz olan “Düşünüyorum, öyleyse varım.” (Descartes) savına bir saniye olsun kafa yoralım. Descartes, bu sözü söylerken kendi varlığını ve gerçekliğini sorguluyordu. Sokrates’in ünlü mağara alegorisindeki gibi:

Alegori; doğumlarından bu yana mağarada bulunan ve hiç dışarıya çıkmamış üç mahkumdan bahseder. Bu mahkumların üçü de, sırtları mağaranın çıkışına bakacak şekilde zincirlenmiştir. Hayatları boyunca gördükleri tek şey mağaranın ağzından giren güneşin, baktıkları duvarı aydınlatmasıdır. Mağaranın önünden herhangi bir canlı veya nesne geçtiğinde, gördükleri tek şey onların silüetleri, gölgeleridir. Bu gölgelerin sadece birer ışık oyunu olduğunu bilemediklerinden, bütün o silüetler, onların tek gerçekliği olacaktır.
Günün birinde bu üç mahkumdan biri serbest bırakılır ve dışarıya çıkar. Şanslı mahkum, önce şaşırır ve gözleri kamaşır; fakat zamanla, bu güne dek gördükleri gölgelerin, sadece ışığın bir oyunu olduğunu anlar. Bunu fark ettiğinde heyecanla mağaraya geri döner ve halen zincirli olan iki arkadaşına, bu zamana kadar gördükleri her şeyin netice olduğunu ve buna ışığın sebep olduğunu söyler. Mahkum arkadaşları ne yazık ki hiçbir şey anlamazlar ve onunla dalga geçerler. Doğuştan kör birine renkleri anlatmanın imkansızlığı gibi… Alegoride temel olarak mağaranın toplumu, zincirin o toplumsal yapı içerisinde var olan kuralları, mağaranın duvarına yansıyan gölgelerin toplumda kabul edilen doğruları sembolize ettiği ileri sürülebilir. Buna göre zincirini kıran birey, gerçek hakikatin peşine düşen bir filozofu olduğu kadar sorgulayan insanı da temsil etmektedir. Tekrar Descartes’in sözüne döndüğümüzde, var olan ve asıl olan tek şeyin kendi düşüncelerimiz olduğunu söyler. Her şey bir gölge olabilir. Varlığından emin olabileceğim tek şey kendim. Ben, kendime, kendi varlığımı kanıtlayabilirim. Lakin kendimden başka hiçbir şeyin varlığının bir tanrısal netice olduğunu söyleyemem. Ya aksine, olmadığını…

Bir seferinde bir teori okumuştum. İnsan zekasının tavus kuşunun tüylerine benzetildiği…
Dişisini etkilemek için yaptığı o abartılı gösteriler; bütün bir sanat, edebiyat, Mozart, Shakespeare, Michelangelo ve büyük Empire State binası… Sadece özenilmiş birer çiftleşme ritüeli… Belki de bu denli başarılı olmamızın hiç bir yüce amacı yoktur; zira tavus kuşu zar zor uçabilir. Pisliğin içinde yaşayıp, çöpten yiyeceğini çıkarır… Tüylerinin ihtişamına bakıp kendini avutur.
Uzun süredir bilincin bir yük, bir sorumluluk olduğunu düşünmekteyim. Kaygı, endişe, nefret, suçluluk duygusu… Sanırım sadece hayvanlar, gerçekten özgür olanlar…

Zihin evrim sürecinde, zaman algısının da gelişmesiyle beraber, kendi iç muhakemesini yapmaya başlar. Sağ ve sol beyin arasındaki konuşma, “Bicameral Mind” teorisidir. İki yöneticili beyin yapısı da diyebiliriz buna. Bilinçlenme, sorgulama ve muhakemeye dayalı olduğundan ve bu sistemin en az iki üyesi bulunması gerektiğinden beynimiz sağ ve sol olarak ikili yönetim sistemine ayrılmıştır.

“Bizi diğer canlılardan ayıran, tam olarak bilinçlendiğimiz bir eşik noktası yoktur. Bilincin ne olduğunu tam olarak açıklayamayız; zira öyle bir şey de yoktur. Biz insanlar, dünyayı algılama şeklimizde diğer varlıklardan farklı, özel bir şey olduğunu düşünüp bununla övünmüş ve bununla tatmin olmuşuzdur. Ancak şu var ki; biz de tıpkı hayvanlar gibi kapalı döngüler yaşar, nadiren tercihlerimizi, yaptıklarımızı sorgular ve genellikle bir sonraki hamleyi yapmak için hazırda bekleriz.
Tıpkı hayvanlar gibi… ”

Benliğimiz, bu iki sağ ve sol beyin arasındaki çatışmadan oluşan küçük bir sızıntıdır. Kafamızın içinde iki kişi durmadan konuşur, kararlar verir. Dolayısıyla kendimiz derken tek bir kişiden bahsedemeyiz.

Bilinçlenmenin bize verdiği acı; daha doğrusu acının bize verdiği bilinçlenme: Bütün hayvansal iç güdülerimizi geliştirdiği gibi; ne yazık ki en vahşileri de beraberinde getirmiştir. ” Varlığımızı tehdit edebilecek her şeyi kestik, yaktık, öldürdük.” Besin zincirinin tepesinde biz insanların olmasının tek sebebi, bir hayatı nasıl sona erdireceğimizi çok iyi biliyor olmamız. Hayvanlar aleminde güçlü olanlar hayatta kalır. Bizim gibiler ise, yani akıllı olanlar; hayat alır. En vahşi hayvanlar bizleriz. Eğitilemez, evcilleştirilemez. Kafeste yaşayamayız -tabi bir kafesin olmadığına inandırılmadıkça…

İnsanlar her zaman kavrayabildiklerini, zaptedebildiklerini tercih ederler. Hayvanlara bakarsan sadece ayakları etrafına uzanan, itaat eden ya da ayak seslerini duyup kaçabilenler hayatta kaldı. Bunun arası yok…”

Erkeklerin baskın olduğu, yaşadığımız bu dünyayı onların domine etmesinin yegane nedeni hormonlarıdır. Doğaya, yani canlılara baktığında göreceksin ki her zaman erkekler, dişisini etkilemeye çalışır. Etkileyici, çekici, akıllı görünmeye çalışan hep erkekler olmuştur. Sırf bir dişiyle çiftleşmek için…

Sanıyorum ki gerçek bilinç sahibi bir varlık, gördüğü, duyduğu ve inandığı her ama her şeyin yalan olabileceği ihtimalini bilip, ona göre yaşayabilendir. Tabi buna yaşamak denirse…

Fani olan hiçbir şeyin bir önemi olmadığı ve her şeyin de fani olduğu bu sonsuz kaos ortamında, kısacık ömrümüzün kıymetini bilip olabildiğince oyalanmak ve böylelikle son nefesimize kadar yok olacağımız düşüncesini bastırmak; sanırım en karlı seçim olacaktır.

Duyduğum, gördüğüm her hikayeyi anlamak için çaba sarf ederim. Uzun yıllar boyunca şunu gördüm ki bazı hikayeler sadece yüzeysel, derine inebilecek bir potansiyel taşımıyor. Bazı hikayeler ise kendi içinde çeşitli dallara ayrılıyor ve her bir dal kendi hikayesini barındırıyor. Westworld dizisi, ikinci kısma giriyor. Yüzeyde bir hikayeyle kalmayıp derine inildikçe dallanan, karmaşıklaşan biricik bir eser. İnsana yine insanı bir çok metafor kullanarak anlatıyor. Tabi büyük Anthony Hopkins’i de unutmamak gerek.

Bütün bu gerçeklik çatışması içinde kendi varlığımızın ortaya koyabileceği, bize özgün, yaratıcısı ona baktığında zevk ve tatminkarlık duyan bir eser meydana getirmek; yapabileceğimiz en kalıcı şeydir. Yok olacağımız ihtimalini veya gerçekliğini esneten tek şey budur. Arkamızdan bıraktığımız yapıtlar…

Eski bir dostum bir seferinde bana huzur veren bir şey söylemişti. Okuduğu bir şey… Bana dedi ki; “Mozart, Beethoven ve Chopin aslında hiç ölmedi; sadece müzik oldular” Westworld (Robert Ford)
————————————————————————–

Yusuf Kaşık

Student at Gazi University
Uzun zamandır hobi olarak yazıyorum. Hobilerinizin işiniz olması dileğiyle...
Yusuf Kaşık

Latest posts by Yusuf Kaşık (see all)

Article Categories:
Edebiyata Dair

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.