Kayıt Ol
Mar 11, 2016
1046 Views
0 0

Yüksek Umutlar

Written by

Karanlık odasında oturmuş, kulaklıklarını kulaklarının içine yırtarcasına sokmuş, mp3 çaların sesini sona dayamıştı. Artık dış dünyanın hiçbir sesi duyulmuyordu. Sokağın tüm uğultuları, evin diğer odalarından gelen televizyon ve konuşma sesleri, özel dünyasının dışında kalmışlardı. Keşke, son ses olan 32’nin de ötesi olsa, kulak zarları patlasa, biraz sonra dinleyeceği şarkı sonsuza dek duyacağı son şey olsaydı.

Tek kişilik koltuğa yatarcasına yayılmış, başını arkaya yaslamış, uzun bacaklarını karşıya uzatmıştı. Koltuktan yarı beline kadar çıkardığı bedeni ve uzattığı bacakları, küçücük odasını neredeyse baştanbaşa geçmişti. Koltuğun sol tarafında, annesinin dantellerinin bile enteresan bir şekilde üzerinde olmadığı, bomboş bir sehpa vardı. Ortada küçük bir halı, soldaki duvarın hemen dibinde bir yatak, yatağın altında bir çorap teki ve bir pena, yatağın bitişiğinde; üniversiteyi kazandığında en iyi laptopla ikame edileceği vaadiyle satılan bilgisayardan sonra bomboş kalınca, üzeri kitaplarla doldurulan çalışma masası, sağ duvarın dibinde; çoktandır çalınmadığı için sehpasının üzerinde mahzun bir şekilde duran akustik gitar, duvarda hala kaybolmamış sonuncu oku 7 numaraya saplanmış olan dart, oturduğu koltuğun hemen sağında az önce kapattığı odanın kapısı, kapının arkasında hiçbir zaman birbirinden ayrılamayacakmış gibi görünen eşyalarla dolu, karmaşık, kalabalık bir askı, tam karşısındaki duvarda; en üst katta oturmalarından dolayı, önü hiçbirşeyce kesilemeyen yüksek dairenin yüksek penceresi duruyordu. Odaya ilk girdiğinde bu pencerenin perdesini ve tülünü ardına kadar açmış, sokağın sarı, soluk ışığının içeriye girmesine izin vermişti. Bunun dışında başkaca bir ışıkta yoktu. Kulaklığındaki şarkı, “Beyond the horizon of the place we lived when we were young” diye başladı.

Pink Floyd’u ilk kez okuldaki bir arkadaşından duymuştu. Üç yıl önceydi. Arkadaşı kendi kulaklığından Comfortably Numb’ı dinletmiş, meraklı gözlerle yüzüne bakarak “Nasıl buldun?” diye sormuştu. “Çok beğendim” demişti Mehmet. Gerçekten de çok beğenmişti. Zira daha önce dinlediği hiçbir şeye benzemiyordu. Şimdi dinlediği High Hopes’u ise kendiliğinden, grubun şarkılarına internetten göz atarken bulmuş, ilk duyduğu anda kelimenin tam anlamıyla vurulmuştu. Şarkı alışılmışın dışında çok uzundu ama çok da kısaydı. O gün, internet kafede 15-20 kez aynı şarkıyı tekrar tekrar dinlemiş, mükemmel klibini; sanki ilk kez seyrediyormuşçasına defalarca izlemişti. İlk anda şarkının, klipteki görsel muhteşemlikle o müthiş etkiyi yaptığını düşünmüş, sonrasında sadece kulaklığından dinlerken de aynı yoğun duygulara kapıldığını görmüştü. Üç yıl önceki o günden beri mp3’ünde duran şarkıyı, dinlemediği tek bir gün bile olmamıştı neredeyse. Buna rağmen ne bir bıkma, ne bir usanma emaresi göstermişti. Bu şarkı ünsiyet peyda etmiyor, bir tür alışkanlık oluşturarak bıktırmıyordu.

Mehmet çocukluktan, gençlikten, özlenen dostluklardan, diğer tüm özlemlerden dem vuran, her şeyin eskiden daha güzel ve naif, çimenlerin daha yeşil, ışığın daha parlak, akan suyun ve sonsuz ırmağın daha saf ve temiz olduğunu anlatan şarkıyı ezbere biliyor ve anlıyordu. Her dinlediğinde, vücudunun karıncalandığını beyninin uyuştuğunu hissediyor, kendini keyif verici maddelerle uyuşturulmuş kadar ağır ve bitkin buluyordu. Oysa damarlarında, az önceki yemekte içtiği koladan başka bir şey dolaşmıyordu.

David Gilmour soloya girince; tüm vücudu; kafası, beyni, saçlarının her bir telinin ucundan, el ve ayak tırnaklarının en ücra zerrelerine kadar uyuşmaya başladı. Vücudu, hiç alışık olmadığı farklı salgılar salgılıyor, etini, derisini uyuşturuyor, burnunu sızlatıyordu. Ruhu; bir anda hüzünle ve kederle burkuluveriyor, sonra birdenbire sevinçle dolup coşuyor, bedeni; durgunlaşarak, hemen uykuya dalacak biri gibi ağırlaşıyor, birdenbire canlanıp yanında duran sehpayı karşısındaki pencereye fırlatmak istiyordu.

Çocukluğunu, mahallesini ve arkadaşlarını düşünüyordu. Her şeyi özlüyordu. Gerçekten de eskiden çimenler daha yeşil, ışık daha parlak, akan su ve sonsuz gibi görünen ırmak daha saf ve temizdi. O zamanlar mutluydu. Şimdiyse mutsuz ve her şeye kızgın. Babası “18 yaş bunalımı geçiriyor oğlumuz” diye dalga geçiyordu. O ne anlardı? Mehmet’in yaşadığı basit bir ergen bunalımı değildi. Ergen bunalımını, sınıfındaki bazı aptal kızlar geçirirdi. Mehmet’inkisi bambaşka bir şeydi. Dünyada ondan daha mutsuz ve kötü durumda olan bir kişi daha olamazdı. Tüm dünya, içerisindeki her şeyle birlikte O’na karşıydı. Bunun için yapabileceği hiçbir şey de yoktu. Mutlu olacak, sevecek, sevinecek hiçbir şey bulamıyordu. Diğer insanlar ve yaşamları da ölümüne sıkıcıydı. Üniversiteye gir, okulunu bitir, işe gir, evlen, çoluk çocuğa karış. O, bunların hiçbirini yapmayacaktı. Alışılmışın dışında çok farklı hayallere sahipti. İsterse çalışacak istemezse çekip gidecekti, asla evlenmeyecekti, yerleşik bir hayatı olmayacak; tüm dünyayı karış karış gezecekti, bundan on beş sene sonra, çok farklı bir coğrafyada, çok çılgınca şeyler yapıyor olacaktı.

Zira; bundan on beş sene sonra, otuzlu yaşlarının ortalarına geldiğinde; bir işe girip, kendince bir hayat kurmaya çalışırken, dünyanın asıl pisliğini ve çirkefliğini göreceğini ve her şeyi anlayacağını ama bu kez de çok geç kalmış olacağını, şu anda ölümüne nefret ettiği şu koltukta; mutsuz ve yıkık bir şekilde oturduğu bu geceyi bile özleyeceğini ve çevresinde O’nu anlamadıklarını düşündüğü ve bazen nefret bile ettiği; annesi, babası ve arkadaşlarından çoğunun da olmayacağını, on beş yıl sonra, orta yaşlı bir adam olduğunda da Pink Floyd dinleyeceğini ve bu tadı başka hiçbir müzikte bulamayacağını, ancak bu kez; “Hayatta bu gruptan başka bir şey yok”, “Hayatta bu müzikten değerli bir şey yok”, “Hayatta beni anlayan tek insanlar bunlar” demeyeceğini, olsa olsa; “Dünyayı en iyi anlamış ve dünyaya sağlam bir parmak atmış, tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi grubu; Pink Floyd’tur” diyeceğini bilmiyordu.

Avatar

Latest posts by şinasi zafer (see all)

Article Tags:
· · · · ·
Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.