Oyuncular Oynayacakları Oyuna Yabancı Olunca,
Perdeler Açılmadan
Kapanır…!
(-Giriş-)
Acı bir firen…
Islak asfaltta sürtünerek kayan lastik sesi ve kulakları tırmalayan yoğun metal gıcırtısı…
Dev dişli çarkların arasına sıkışarak yırtılan çeliğin uğultusu…
Şiddetli bir savrulma hissinin yanında her bir yana dağılan cam parçacıklarının esintisi…
Tuhaf!
Hâlbuki benim kulaklarım hiç kırılma sesi duymadı. Belki de ezilen demirden destek blokların sürtünüşü bastırdı o şangırtıyı ya da son işittiğim kadın feryadı…
Bir ışık patlaması…
Bu dağ yolunu aydınlatan bir tek arabamın farlarından süzülen huzmelerken, şimdi ortaya çıkan bu aydınlıkta neyin nesi böyle? Sanki milyon tane bombanın yarattığı güç patlaması yaşandı bir anda… Peki, şimdi nerede? Geldiği gibi yok oluyor. Dağılıyor… Bak sana git gide solgunlaşmaya başladı. Bir nokta haline gelerek orada, tam önümde asılı kaldı.
Ve sessizlik…
Çıt çıkmıyor neredeyse artık. Bir tek boşlukta kendi ekseninde yamuk yumuk dönen tekerleklerin her bir turda çıkardığı gıcırtı. O’da olmasa zaten kulaklarıma bir şeyler oldu sanacağım, tıpkı gözlerim gibi. Suskun karanlık dört bir yanı sarmalamakta, bedenimi hatta zihnimi esir almaya çabalamakta. Direnmeli miyim? Yâda neyse… Zifire boyanmış bu yer, sakinlik, sükût ve sonsuzmuş gibi gelen bir susuş. Dilim, kulağım her yanım lal olmuşçasına…
Şaşırtıcı!
Her şey hatta ben bile derin bir dehlizden geçerek yok olmaya mahkûm gibiyim artık. Ama bu yok oluş hiçte sanıldığı gibi korkunç değil. Hatta anlamsız gelen bir huzur duygusu kaplıyor tüm benliğimi.
Ve sonra o koku…
Genzimi parçalarcasına yakan yanık plastik ve midemi kaldıran iğrenç keskin mazot kokusunu dahi bastıran harika misk… Zamanından önce açan erguvanların aroması bu. Hiç unutamadığım, tanıdık, çocukluğuma ait en güzel anların kokusu. Bahar ayları, çiçek açan erguvanlar ve Boğaz manzarası.
Karmaşa!
Burası orası değil ki? Ve bahara daha çok var. Hatta kışın ortasındayız. O zaman bu kokuda neyin nesi böyle? Bir yanılsamamı? Yâda kandırmaca. Evet, bu bir kandırmaca olmalı… Beni yanıltıp gitmeye ikna etmek için güzellikler sunuyor olmalılar. Küçük çocukları kandıra bilmek için kullanılan elma şekeri gibi.
Ya bu ses!
Çok uzaklardan sürekli adımı fısıldayan…
Berrak su akıntılarının melodisi ile kulağıma davet yollayan. Bilmiyorum… Gitmekle kalmak arasında bir yerdeyim şimdi. Sanki bir duraktayım karar vermeyi bekler gibi. Alacanın, karanlıkla buluşması ortasında… Bilmiyorum… Bilmekte istemiyorum… Sadece incecik bir çizgi var ayrımı belirleyen. Bir tül misali incecik şeffaf ve sanki fark yokmuşçasına yanıltan. Evet, tıpkı bir zar kalınlığında ama çelik gibi de güçlü!
Şaşkınım…
Üstün körü bir bakış atıyorum tülün ardından. Beynimi gözümü kaplayan zardan perdeyi aralamaya cesaretim yok gibi. Evet yok… Her yer toz duman ve benim bedenim harap.
Canım neden acımıyor öğleyse?
Acıyor olması gerekmez miydi? Kolumu bacağımı her bir uzvumu oynata biliyorum. Hissetmiyorum bir şey ama hareket kabiliyetim yerinde. Dizimden aşağısını ezen kalın demir çubuktan kurtarmakta hiç zorlanmadım sağ ayağımı, düşündüğümün aksine. Sol kolumun omzuna saplanan, ne olduğunu bilmediğim cisim ise sanki yokmuşçasına…
İlginç…
Puslanmış sanki tenim, oldukçada solgun. Dumandan dolayı olmalı, ama enerjim yerinde! Toparlanmalıyım… Ağırda olsa bu şok dalgasıyla mücadele edip kendimi gerçekliğime çevirmeliyim.
Gene bir tuhaflık işte!
Olağanca ağır hareket etmeye çalışırken hangi ara dışarıya çıktımda, bu mesafeye gelebildim? Param parça olmuş arabam beş altı adım ötemde ve ben bu hurdanın dışında mıyım?
Dur bir saniye…
Ben buradayım ama içerideki kim? Net! Gayet net görüyorum.Yanılıyor olamam. Direksiyonun üzerine yığılmış olan benim bedenim. Ve kıpırdamıyor. Kanlar içinde duruyor orada.
Saçma!
Yanılıyor olmalıyım. Gözlerim tıpkı kulaklarım gibi bana oyun oynamakta. İşte bak ben buradayım. Dim dik ayakta, hatta tek parça. Hayır, hayır o kesinlikle ben olamam… Mutlaka alev alı sıvı içinde kalan parçalanan beden ve her bir yerine bulaşan kirden olmalı o adamı kendime benzetmem. Neticede aşağı yukarı bu karanlıkta her erkek cesedi bir birine benzer değil mi?
Arayış…
Ama arabada kazadan önce bir ben, birde o vardı… Çok iyi hatırlamaktayım bunu. Başkası? Düşün… Hadi düşün! Yok… Bir ben, birde o…Başkası yok… Ben buradaysam, karşımdaki kim? Kimin cesedine bakıyorum o zaman? Ya o nerede?
Çağrı…
Allah’ım, tekrar aynı ses başlıyor fısıldamaya. Beni çağırıyorlar. O koku gene kendine sürüklüyor beni. Ve o biraz önce yok olan ışık beni davet ediyor kendine.
Kaçış…
Kurtulmalıyım, aydınlığın peşine takılıp savuşmalıyım buralardan. Bu kahrolasıca günden, yaşadığım olaylardan, insanlardan, ölülerden, kendimden sıyrılıp kaçmalıyım. Beni çağıran sese bir an önce ulaşmalıyım.
Bak gene başladı işte…
Bana sesleniyor, duyuyor musun? Dinle… Adımı söylüyor. İyice dinle, sen de işiteceksin!
-Olcay yy…
-Olcay yy…
-Olcay yy…