Necibe Hanım tatlı bir telaşla pazar alışverişine çıkmaya hazırlanıyordu. Beş yaşındaki torunu Hümeyra ise babaannesine eşlik edeceği için çok mutluydu. Yemeğini yemiş, evin içinde koşturmamış, biblolara dokunmamış sonunda da pazar gezmesi ödülünü hak etmişti. Aksi taktirde Emeti Teyze’ye bırakılacak ve onun sürekli ablalık taslayan torunu Pembe ile oynamak zorunda kalacaktı. Gerçi Emeti Teyze’nin ikram ettiği üzüm pestilini ve kavrulmuş fındıklarını yemeye doyum olmazdı ama küçük Hümeyra, büyük Pembe’den pek haz etmiyordu.
Necibe Hanım’ın elleri o kadar tombul ve büyüktü ki… Hümeyra’nın elini tutarken bileklerini de kavrıyordu. Ama küçük Hümü (Babaannesi ona Hümü derdi) halinden pek hoşnuttu. Kendini hem güvende hem de mutlu hissediyordu. Pazar öylesine renkli ve neşeli bir dünyaydı ki… Hümeyra buradaki insanların hiç üzülmeyip hep mutlu olduklarını sandığından kendisi de pazarcı olmak ister, kızlar için bebek, erkekler için araba, yaşlı teyzeler için de yün sattığını düşlerdi.
Pazarda alışamadığı tek durum iç çamaşırı tezgahının önünde dururken, tezgahın tepesinde duran pazarcı adamın “İkizlere takke!” diye bağırmasıydı. Her defasında yerinden sıçrıyordu zavallıcık. Babaannesi de gülerek damağını kaldırıyordu.
Domates, patates, soğan, pırasa ve birkaç kilo da meyve alınmış Hümeyra’ya da maydanoz poşetini taşımak düşmüştü. Geriye beyaz peynir ile tereyağ kalmıştı. Bu tezgaha giderken Hümeyra ayrıca sevinirdi çünkü yanında oyuncak tezgahı vardı. Necibe Hanım bir kalıp beyaz peynirin fiyatını düşürmek için pazarlığa tutuşmuşken kendisi de oyuncak tezgahının önünde seyre daldı. Yeni bebekler gelmişti. Arabalara bile içi giderdi Hümeyra’nın. Ne yapıp edip babaannesine bir oyuncak aldırmalıydı. Bunun için küçük bir yaygara koparmaya hazırdı. O küçük çocuk gitmiş yerine avını yakalamak için pusuya yatmış hırçın bir kedi gelmişti. “Babaanne bi baksana ya!” diyerek yaygarasının girizgahını yapmıştı. Ama ortada babaanne filan yoktu. Zavallı Hümü kanadı kırık bir martı yavrusuna dönüşmüştü. Pazarın içinde babaannesini aramaya başlamıştı. Yok yok… Koca Erenköy Pazarı’nda nasıl bulacaktı babaannesini? Oyuncak için koparacağı yaygarayı şimdi babaannesini bulmak için koparacaktı. “Babaanne, babaanne neredesin!” diye çığlık çığlığa ağlıyordu. Oyuncak filan umurunda değildi artık. Yeter ki babaannesini bulsundu. Gürültülü kalabalığın içinde çığlıkları bir serçe yavrusunun ötüşlerini anımsatıyordu. Hayal etmesi zor ama küçük Hümeyra bir serçe yavrusu gibi öten, kanadı kırık bir martı yavrusu gibiydi. Adeta doğal bir mucizeydi. Bir süre böyle ağlaya ağlaya gezdikten sonra bir çift el omuzlarından yakaladı. Bu eller, apartmandan komşuları olan Nurten Teyze’ye aitti. Nurten Teyze’yi görünce babaannesini görmüş kadar sevinmişti. “Canım benim kayıp mı oldun sen? Kıyımam sana! Buluruz şimdi babaanneni!” diyerek Hümücüğün gözyaşlarını sildi.
Meğerse Necibe Hanım uzun yıllardan beri görmediği bir ahbabını görüp konuşmaya dalmış. Pazarın içinde konuşa konuşa ilerlemeye başlamışlar. Aradan epey bir vakit geçince Necibe Hanım yanında torununun olmadığını fark etmiş. Tabii tansiyonu fırlamış. Kalbi yerinden çıkmış sanki. Allah sağsalim evlerine dönmeyi nasip etmiş. Nurten Hanım’ı ve kucağında Hümeyra’yı görünce o kadar rahatlamış o kadar rahatlamış ki anlatamazmış. Nurten Hanım minibüs yolculuğu boyunca yanında oturduğu Necibe Hanım’dan epey bir hayır duası almıştı. Torununu da ilk defa görüyormuş gibi öpücüklere boğmuştu.
Hümeyra minibüste babaannesinin kucağında uykuya dalmıştı. İkisi de maceralı bir gün geçirmişti. Eve vardıklarında Necibe Hanım aldıklarını pişirmek üzere mutfağa taşıdı. Hümeyra da televizyonu açtı. En sevdiği çizgi film başlamıştı.
Serkan AKPULAT