Uzun süre yürüdüm ve iskeleye vardım. Bir vapur yanaştı. İnsanlara baktım. Kimse yoktu tanıdığım. Beni tanıyan da. Kendimle konuşmaya başladım. Belki vapurdan inip yanıma gelen son yolcu da bendim. Sonra yan taraftaki iskeleye yürümeye karar verdik. Bu kez bir vapur ayrılıyordu yolcularıyla. Geride kalanlar oldu. Vapurun ardından bakanlar. Son bir ihtimal yetişmeye çalışıp kapının ardında kalanlar. Bir sonraki vapurdan beklentisi olanlar…
İskelenin hemen solunda atlamaya teşvik eden bir yazı gördüm. Şimdi değil dedim. Sonra boş bir bank bulup oturdum. Önümden biri geçti. Baktım. Bakmadı. Geri döndü. Büfeye girip bir şeyler aldı. Yanıma oturdu. Parfüm. Saçlarına sinmiş parfüm. Deniz kokusu çekmişti kendini bir anlığına burnumdan. Ve üç kişiydik artık. Ben, o ve parfümü. Sonra parfüm konuştu benimle, kayıtsız kalamadım. Elbette önce “yanlış anlamayın lütfen” dedim. Ardından da “ama”yı yapıştırdım. “Çok güzel bir kokunuz var”. Güldü. Teşekkür etti. O kadar. Sonra bir çocuk geçti önümüzden. Az önce gördüğüm çocuk. Çantama bakıp “abi sen çanakkaleli misin” diye sordu. Bir an Çanakkaleli olup olmadığıma dair istişarede bulundum içimde. Değildim. Çantamda “Pamukkale” yazıyordu. Ben de öyle dedim. Çocuk güldü. Ben güldüm. O da güldü.
İki yıl kadar önce Kordon’da bir bankta daha yeni aldığım Kalanlar’ı okuyordum. Sonra yanıma bir adam oturmuştu. Güneş batıyordu. O manzara eşsizdi. Ve tesadüf, bugün yanımda yine Kalanlar vardı, bir bankta yanımda biri oturuyordu. Hemen açtım. Bu kez farklı bir üçlüydük. Ben, parfüm ve Tezer Özlü. Kitaptan bir bölüm bitirdim. Kalktı. Gittiğine üzüldüm. Döndü. Yine oturdu. Sevindim. Sanki anlaşmıştık, kalksak da eninde sonunda banka geri dönecektik -ki ben hiç kalkmamıştım-.
Su içtim. İskeleye baktım. Bir vapur yanaşıyordu. Ona baktım, çarşıya dönüktü yüzü. Sonra biraz daha su içtim. Gidecek ne bir yerim ne de bir kimsem vardı. Fark etsin istedim. Etmedi. Gidecek bir yeri ve kimsesi vardı. Kalktı. Bakmadım gittiği yere. Önce bir kedi geçti önümden. Gel dedim. Gelmedi. Sonra da bir karga yanaştı yanıma ona eğildim bu kez, kargayla bakıştık, bankın üzerine kondu. Karganın ardında az önce yanımda oturanı birine sarılır halde çarşıya yürürlerken gördüm. Karga da uçtu sonra.
Oturmak saçmaydı. Su içtim. İskeleye baktım. Kalktım. İlk vardığım iskeleye doğru yürümeye başladım. Yol üzerinde gitar çalan bir çocuğa selam verdim. Elimde gitar vardı, yoldaş sayılırdık. Selamımı gözleriyle aldı. Samimiydi. İskelenin önüne geldim. Bir vapur yanaştı. İnsanlara baktım. Kimse yoktu tanıdığım. Beni tanıyan da. Ortadaki turnikeden içeri girdim. Oturup kitaba devam ettim. İskelenin içinde siyah bir kedi oturuyordu. Yavaş yavaş dolmaya başlayan salonda önce onu sevdiler. Sonra oturmak için zorla kovdular. Kedi gitti. Ben gitmedim. Koca bir akşam beni bekliyordu. Ne gideceğim bir yer vardı ne de biri…
