
Çelik rüzgârlarda taşınan keskin soğuklar yalıyor camı. Zaman her zamanki gibi damarında duramıyor. Her gün aynı pencere önünde, aynı süratte akıp geçiyor. Takvimi günlerce koparmaman ne yazık ki zamanı durdurmuyor. Saatin pilinin değiştirilmesini beklemiyor zaman. Sanki safkan ingiliz atları gibi her şeyden ilerde yarışıyor, her şeyi geçiyor ve ne yazık ki ben bahsimi zamanın üstüne yatıramadım.
Kaçışlar her zaman zor olur zaten. Peşinde seni öldürmek isteyen biri varsa, kimi kavramlar anlamı dışındaki farklı duyguları taciz eder. Tam bir kaos ortamıdır. Bazı günler sadece altı saatken, bazı şehirlerse memleket olur. Fark edemezsiniz.
Şimdi bu okuma koltuğu memleketim galiba. Önümde canlı bir fırtına portresi, elimde kahve var büyük olasılıkla da soğudu. Bir yudum almıştım hâlbuki.
Bütün kaçakların rutin sorunu olabilir şu gözlerinin dalıp gitmesi. Saatlerle olan sorunum da tam olarak bu.
Her yerde kan kırmızısı lekeler var. Elimi uzatmaktan korkuyorum. Ya kurumaya yüz tutmuş yapışkan kan, tekrar elime bulaşırsa? İsteyerek öldürdüğüm doğru. Ama orda o kadına saldırıyordu. Muhafazakar tutucu bir ailede yetiştim ben, dayanamadım. Kaçışım adaletten değil, ölen adamın akrabalarından.
Tekrar dalmışım, bu sefer düşüncelerin ürpertisi değil kapının çalışı ayılttı beni. Galiba kaçış da bitti.
Kapıyla aramda birkaç adım mesafe var. Kim demiş Azrail kapı çalmaz diye? İlk adımımda vücudumun salgıladığı adrenaline teslim oldum. Galiba bir ter damlası biraz önce geniş alnımda doğup yanaklarımdan süzüldü. Ellerim de titremeye başladı, kapıyı içten kilitlemeseydim keşke. İşe yaramadığı gibi ölümümü de zahmetli hale getiriyor.
Kapıyı açmadan önce kim o diye sormam gerektiğini annem altı yaşımda öğretmişti. Uygulamanın tam vakti, “Kim o?”
“Hazreti Azrail!” diye içimden bir bağırtı geliyordu. Önsezi ya da altıncı his safsatalarına inanmadım bu zamana kadar. Bugünse yudum yudum altıncı hisle yaşıyorum. Kaçmaktan yoruldum. Koşmaktan yorulmam fakat kaçmak çok farklı. Uçakla kaç istersen ya da bir kağnı arabasında… Çölü yürüyerek geçsen de, kuşlarla yarışsan da çok zordur kaçmak. İnsanlar sana iki seçim bırakmışken bir bakır tel üstündesindir. Ölümü kabul de edebilirsin, kaçışın altında da ezilebilirsin. Seçme özgürlüğü budur işte! Ben kapıyı açtığımda peki, ötenazi mi yapmış olacağım?
Bir ter damlası çenemde toplandı, düşecek gibi. Ter damlalarını dahi özleyeceğim. En çok da saksıdaki domatesimi. Kimsesizim ve maalesef özleyebilecek kimsem yok. Kimim kimsem olsa bu kadar çaresiz kaçmazdım belki de. Kazada ölen annem babam, bana haksızlığa karşı durmayı öğretmese hiç kaçmazdım kim bilir. Şimdi ben bu kapıyı açınca, bir kadını köşeye sıkıştırmış bir adamı öldürdüğüm için şehit mi olacağım?
Ellerim titriyor. Kabul ediyorum ölümden korkuyorum. Elim kapının koluna doğru uzanıyor. Ölümden korksam kapıyı açmaya yeltenir miydim? Afganistan’a hep acımıştım, kaos her an bir esintiyle fırtınaya dönebilir diye. Şimdi Afganistan daha karışık bir bünyenin içine sıkıştım ve duygularım misket oynuyorum. Kim daha çok bilye üterse onun dediğini yapıyorum. Görünüşe göre dişe diş bir mücadele veriliyor.
En çok kedigözü bilyeleri severdim. Son göreceğim şeyin bir çift katil gözü olması çok acı değil mi?
Zorda olsa kilitleri açtım, ardından kapı koluna yükleniyorum. Naim! Koca seyit! Yusuf Pehlivan! İnanın bu kapı açılırsa hepinizi tahtından etmiş olarak öleceğim. Siz hiç ölümü yalnız sol elinizle kaldırdınız mı?
Kapı açıldı, keşke beklerken yağlasaydım kapıyı ve gıcırdatamasaydı ve ölümümü bu kadar gergin hale getirmeseydi.
Karşımda 1.40 boyunda birisi. Basketçi boyuna sahip bir insanın ölümü olmaya neden pamuk prensesi terk etmiş birisi geliyor! Kirli sakalı, benden başka yüzlerce insan öldürmüş gibi kirli. Silahın namlusu o kadar soğuk ki üşüdüm. Son kez yutkundum ve cellâdım kafama nişan aldı. Eli tetikte.
İşte kurşun çıktı. İçimdeki sesleri dindiren bir gürültü boş yankılandı. Kurşun gelirken çenemdeki ter damlası da vücudumdaki tüm gerginliği alarak düşmeye başladı. Balkonumun kapısı da açık ve cereyan oldu. Yüzümü pencereden izlediğim rüzgarlar kesiyor. Balkondan kuş sesleri de gelmeye başladı. Silah sesinden ürküp havanlanmışlar. Kaynamakta olan çay suyumun fokurtuları da kuş seslerinin yanında.
Kurşun iyice yaklaşıyor. Katilimi incelemeye çalışıyorum. Fırtınalı havada geldiği için sırılsıklam. Saçları dökülmeye başlamış ve yüzü inanılmaz sert. Gözlerine dikkat ettim de. En azından son gördüğüm şey masmavi iki göz.
Kurşun şakağıma saplandığında tok bir ses çıkıyor. Hızını alamayıp beynimde ilerliyor. Geriye doğru devriliyorum ve galiba, sonunda …