İşten çıkınca, düzensiz hayatımızda tek düzenli olan alkol kullanma ehliyetimizi (para) cebimize koyup, ikişer bira içmek için parkın serin ve rahat banklarına kurulma hayali ile yürüdük. Yanımda farklı annelerden kardeşim dediğim Berkay ile. Değişkenliğe ve yeniliğe asla ayak uyduramayan, heyecan kelimesinin anlamını unutmuş, iki dosttuk. Sıradanlığın bozulması bizi kaygılandırırdı. Buna rağmen her gün önümüze çıkan farklı etkileşimleri bile basit ve sırdan görüyorduk.
Bize her akşam gittiğimiz yeri tarif et deseler imkânı yok bunu yapamazdık. Oturduğumuz bankın renginin yeşil olduğunu bile haftalar sonra fark edip gülmüştük. Alkol kullanır, sigara içer ve Sezen Aksu dinlerdik. Konuşmak insanoğlunun en büyük kusuru olduğundan, pek laflamazdık. Belirli kadehten sonra gelen sarhoşluk, kimi zaman deniz kenarında, kimi zaman parkta bir ağacın altında, kimi zaman arabada sızmamızı sağlardı.
Yine bir gün iş çıkışı biralarımızı alıp parkta, üzerine “Cennetin Meksikası” yazdığımız banka çöktük. Biralar açıldı, sigaralar yakıldı, Sezen Aksu enjekte edilmeye başladı. Sezen Aksu’nun Hasret şarkısı bir alet olsaydı beni düzmesine seve seve izin verirdim. Köpeğini dolaştıran insanların, spor yapan insanların, çocuk seslerinin azalmaya başladığı saatlerdi. Bu zaman dilimi de bizim gibilerin özgür olmasının zamanının geldiğini anlıyorduk.
Uzaktan, yanımıza doğru yürüyen birini gördük, Bekay’la dönüp birbirimize baktık, bekledik. Çocuk yaklaştı, kafası baya yüksekti. Kulağının arkasındaki sigarayı dudağına koyup selam verdi ve ateş istedi. Yıllar önce İzmir, Alsancak’ta tanıştığımız bir alkolik zippo çakmak hediye etmişti, ismini hatırlayamıyorum. Çıkarıp çakmağı çocuğa uzattım. Sigarasını yaktı. Biradan bir yudum alabilir miyim, diye sordu. Tabi dedim. Haliyle gelip yanımıza oturdu. İsmini sormadık, tanışma zahmetine girmedik çünkü yarın birbirimizi asla tanımayacaktık. Bir süre rahatsız edici bir sessizlik oldu. EE anlat birader derdin ne senin dedim. Sağ elinin yüzük parmağındaki izi gösterdi. Az önce nişanı attık dedi. Hassiktir, dedi Berkay. Onunda başında buna benzer bir şey geçmişti yakın tarihte. Çocuk İstanbulluymuş, buralara iş için belirli zamanlarda gelirmiş. Kız dün akşam telefonla arayıp bitti artık Vural çıkartıyorum yüzüğü deyip kapamış telefonu çocuğun yüzüne.
Biranın birini Vural’ın acısına hibe ettikten sonra, birkaç bira daha ihtiyacımız olduğunu fark ettik. Alışveriş hızlıca tamamlandı ve 4 dakika içinde aynı yerde yine içmeye devam ettik. Uyuşturucudan söz açtı Vural. Bizim o taraklarda bezimiz yok artık kardeşim dedik, kısadan kapattık konuyu. İçmeye devam ettik. Kızdan bahsedip durdu Vural. İsmini söyledi, tam hatırlayamıyorum. Çok sevdiğinden, bağlandığından, bir daha asla böyle birini bulamayacağından konuşup durdu.
Hiç kimse evrensel bir sayı biriminin üzerinden numaralandırılıp değerlendirilemezdi. Berkay’la biz bunu öğrenmek için çok şey kazanıp kaybetmiş iki insandık. Çok diye abartılan her şey değişkendi bunu da biliyorduk. Biten her şey farklı kalıplardan geçip eskisinin yerine oturacak şekli almasıyla geçerdi ömür dedikleri o nefes alıp verme cetvelindeki günler. Oysa yaşamak başka bir şeyin adıydı, kesinlikle. Vural’ın bitmek bilmeyen acısını anlatması canımızı sıkmaya başlamıştı. Birinin müdahale etmesi gerekiyordu artık. Telefonu elime aldım, Azer Bülbül’den bir şarkı açtım. Günlerin adını ve mekan, zaman kavramını unutmuş olduğum bir sevda hikayesini anlatmaya başladım. Ne kadar sevdiğimi, o dediğim kişi için neler yaptığımı, kimleri karşıma aldığımı ve sonunda toprağın altına koyduğum birini anlattım ona. Berkay zaten biliyordu. Ama defalarca anlatsam da dinlerdi. Onun hikayesi de benimkine yakındı, bende onu dinlerdim. Vural’ın hıçkıra hıçkıra ağladığını gördüm. Acısını ezmek için daha da anlattım. Dönüp bana, abi sana çok ayıp etmişler, şuan nası burda böyle durabiliyorsun ya, bunu nasıl yapabiliyosun abi. Dedi. Yarımdan fazla birayı kafama dikip bir seferde içtim, hemen ardından diğerini açıp bir yudum daha aldım. Ne için yaşadığımı ve neyi kaybettiğimi biliyorum Vural, dedim ona.
Berkay devreye girdi. Sen acını özgürce yaşamaktan sakın vazgeçme kardeşim, dedi ona. Eğer acından da vazgeçersen hiçbir şeyinin kalmadığını görürsün. Son nefese kadar kaybedilen çatışmadır her zaman, çok kanla, çok mermiyle bazen de bir kağıt üzerinde ama asıl savaş ölünce biter bunu unutma.
Çocuk artık tamamen dağılmıştı. Ne konuşulduğunu anlamayı seçmiyordu, onun duyduğu ve anlamak istediği ne kadar acınası bir durumda olduğu, acısının ne kadar kutsal olduğu kabul edilen bir mahkemede yargılanırken ona saygı duyulduğuydu. Birden ayağı kalktı, daha sekiz bilemedin on bira vardı. Benim motora atlayıp gitti. Motoru çalmış olabilirdi, gidip bir yere vurup intiharda edebilirdi. Bir önemi yoktu bizim için, herkes kendi hayatını yaşar ve aldığı kararlara biz sevinip üzülmezdik, saygı duyardık. Bir taraftan da gitmesine sevinmiştik. Kafamız rahattı ve içmeye devam edecektik. Yaklaşık yirmi dakika sonra geri geldi. Motorun altından binlik bir rakı, peynir ve karpuz çıkardı. Servisi yapıp, bardakları doldurdu. Eyvallah dedik, Berkay’la aynı anda.
Neden hiç konuşmuyorsunuz siz diye sordu. Konuşmak insan oğlunun en büyük kusurudur dedim. İyi bir söylev çok uzun yol gidebilir. Asfalt, kum, beton ya da ıslak bunun o yollardan geçince fark edersin o yolun üzerinde değil, dedim.
Rakı ve müzik devam etti, uzun süre kimseden ses çıkmadı. Acını özgür ve asilce yaşabileceğin hiçbir yer yok bu dünyada, kendi içinden başka elbette. Rakı bitince Vural yıkılmaya yakınlaştı. Biz Berkay’la birer bira açtık, hızlıca içtik ve ısındığını fark edince motora binip soğuklarıyla takas etmeye gidip geldim. Bir birada Vural’a açtım. Devam edemeyeceğini anlatan bir hareket yaptı. Parmağındaki yüzük izini seyrediyordu. Biz içmeye devam ettik çünkü durursak yıkılırdık.
Cebinde bir şey çıkardı Vural, tam olarak göremedik. Parmağındaki yüzük izine sert ve hızlıca sürttü, kan akmaya başladı. Parmağı kopmayacaktı ama büyük bir çizik atmıştı. Sonra sağ eliyle sol bileğini kesti. Alkolün etkisiyle pek acı hissetmiyordu. Yüzü ifadesizleşmişti. Ölmek için yanlış yer aslanım yanlış, dedi Berkay. Yere yığılan Vural’ı doğrultup, birayla bileğini yıkadı, tişörtünü çıkardı ve sıkıca bileğine sardı. İkişer tane biramız kalmıştı. Çocuk bayıldı. Berkay bana bakıp, hadi şunları yuvarlayalım da acilin önüne atalım şunu dedi. Onaylar gibi başımı salladım. Birer sigara yaktık, biraları hızlıca içtik. Berkay benim motoru alıp eve gitti arabayı almak ve üzerine bir şeyler giymek için. Geri geldiğinde bileğini açtık, yaklaşık on, on beş dikişlik bir kesik vardı. Tekrar bir çaputta bileğini sardık ve hastaneye doğru yol aldık. Arabada durumu konuştuk, içeri kadar götürseydik, tanıklık ve refakat etmek zorunda kalacaktık. Güvenlik kamerasından uzak bir mesafede indirip bıraktık. Hafiften ayılmaya başlamıştı. Eğer ölmek isterse yarım bıraktığı işi tamamlamak için tekrar kesebilirdi kendini. Yaşamak isterse koşarak hastaneye atabilirdi kirli bedenini. Artık seçim yapmak onun iradesine kalmıştı.
En yakın tekelde durup dört bira daha aldık, gün doğumunu karşılamak üzere güzel bir yere çektik arabayı. Biraları içip sızdık. Yıldız Tilbe çalıyordu teypte.