2011 yılının onuncu ayında, güneş devrettiğinde tahtını yağmura gebe, kara bulutlara; New York sokaklarında yürüyüşe çıkmıştım. Yorucu bir iş gününün hemen ardında, her daim yaptığım rutin bir şeydi bu; biraz kafa dağıtmak adına. Usulca yürürken gecenin koynunda ve kulaklarımda yankılanan çok sevdiğim bir Jim Morrison şarkısıyla, bir an duraksadım ve ıslak, deri paltomun cebindeki sigara kutusundan bir adet ödünç alıp yakmaya çalışmıştım,lakin ıslak ellerim çakmağı elimden kayıp yere düşürünce; ışık saçan tek bir sokak lambasının altında, aramaya koyulmuştum ki; o da çok geçmeden titreyip sönmüştü, ne yazık.. Zifiri karanlığın altında, oldukça cesur bir tavırla, başarmıştım bir sigara yakmayı en sonunda! Tıpkı bir sıkı dostun varlığı gibi avutmaya yetmişti beni, hemen oracıkta, içime çektiğim kadran karası duman. Fırtına uğultulu türküsüyle eşlik etmeye başladığında şiddetle yağan yağmura; bir bankta öpüşen iki sevgiliye ilişti gözlerim. Ne yalan söyleyim, böylesine uzun zaman geçmişti tutkulu ilişkiyi yüreğimde hissetmeyeli. Karşı koyamadım ve durup bir süre hayranlıkla güzelce muhabbetlerini izledim. Bu kez bir sigara daha yaktım. Efkarlanmıştım. Her ne kadar yalnızlığıma içtenlikle övgüler yağdırsam da; bu kez lanet okumaktan kendime mani olamamıştım! Artık yeterince içmek için elimde bolca nedenim olduğunun bilincinde, ilk bulduğum sarı ışıklarla çeviri ve üzerinde ”Goodfellas” yazılı bara adımımı atmıştım. Yavaşça kapısını açıp, içeriğe girdiğimde; sigara bulutu gözlerimi yaşartmaya yetecek kadar yoğun ve güçlüydü. İlk bulduğum tabureye oturmayı başardığım vakit; tombul, sarışın ve yeşil gözlü bir kadın gelmişti, elindeki sipariş kağıdıyla.
” Evet, genç bayan ne alırsınız?” dedi, oldukça güler yüzle.
” Bir Skotch, lütfen.”
Yan taburede oturan uzun saçlı, ihtiyar adam-benim tahminime göre ellili yaşlarında olmalıydı, bize doğru dönerek:
” Rosemary, bebeğim; gel kaçalım bu diyardan! Ah, Rosemary sen olmalıydın yanımda!” dedi ve yarı mayışık gözleriyle içkisine gömüldü.
” Kes sesini moruk! Sen gidip ölmek için mezarını kazsana. Baksana, Azrail’in kapıda.”
Sonra, yürüyüp gitti Rosemary yanımdan, ama ihtiyar adam sarhoşluğuna ortak aramakta ısrarcıydı oldukça.
” Biriyle konuşmam gerek.”
” Pardon bayım, ama rahatsız edilmekten hoşlanmam.”
” Gözlerin bir küçük ceylanınki kadar iri ve güzel. Söylesene neden birisi yok yanında? Yoksa buruk bir aşk hikayesi mi taşıyorsun ardında?”
” Bu sizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor!”
” Çok tuhaf bir dünyada, her gün ölümün kıyısında yaşıyoruz. Örneğin; bazı zamanlarda bir uçurumdan atlamak istiyorum. Ne de olsa yaşadım bunca zaman. Söylesene, deli miyim?Ah, canın cehenneme Azrail! Beni almaya geldiğinde gününü göreceksin!
” Herkesin sorunları vardır.”
Rosemary elinde sipariş ettiğim içkiyi getirdiğinde bu tuhaf muhabbetin biteceğine sevinmiştim.
” Uzak dur kızdan! Delilere yer yok burada!”
” Ah, Rosemary gel kaçalım bu diyardan!”
Onların konuşmalarını fırsat bilerek; koşar adımlarla terk ettim o tuhaf yeri. Yağmur şiddetini kaybetmiş, fırtına ise dinmişti. Eve vardığım zaman posta kutumda duran sarı renkli bir kartpostal bekliyordu beni.
” Her yılın onuncu ayında, yazacağıma söz vermiştim sana. Bu sabah ince ince yağan kar her yeri kapladığında; belki, sana benzer birisiyle yollarımız denk düşer ümidiyle yola çıktığımda, biraz ısınmak adına oturduğum ilk kafeden yazıyorum sana…”
Yazılıydı kartpostalda, bulanık mürekkep ve titrek elleriyle eski bir tanıdıktan…