Sabahın bir körü hiç üşenmeden ve kötü düşünmeden, Melis’in bana randevu için verdiği adrese gitmek fikriyle ve sorumluluğuyla yatağımdan kalkmıştım. Surat ifademin, buruşuk suratlı ve sinirli karşı komşumuz Memduh amcaya benzediğini biliyordum. Bunun için odamdan çıkıp, radyodan şarkı açmaya karar vermiştim. Bir frekans tutturmuştum ve nihayetinde hazırlanmaya başlamıştım. Radyoda, Ahmet Kaya-Bahtiyar çalıyordu. Toplamaya üşendiğim yatağımın üstüne oturup, düşünmeye başlamıştım. “Acaba beni niye sabahın köründe görüşmeye çağırdı, Ne konuşacak, bu sabah işe gitmeyecek mi?” gibi sorular ile cebelleşiyordum. Birlikte olalı bir yılı geçmişti ve hiçbir zaman, sabahın köründe buluşmamıştık. Bir yaşıma daha girmiştim o sabah, Ahmet Kaya’nın “Geçiyor önümden, sirenler içinde, ah eller üstünde, çiçekler içinde…” bahtiyar şarkısının sözlerine takıldı kafam. “Acaba ben de sirenler içinde, eller üstünde ve çiçekler içinde toprağa verilecek miyim?” diye düşünmeye başlamıştım. Sabah sabah o kadar çok düşünmüştüm ki, beynimin arka tarafında ağrı hissetmiştim. “Artık düşünmeyeceğim ulan!” diye bağırmış ve evin içerisinde yerde duran kola şişesine vurup, “kahrolsun insanı düşünmeye yönlendiren sorunlar!” diye tekrar bağırmıştım. Evet, benim bir sorunum vardı fakat ne gibi bir sorunum vardı? Sabah erken kalktım diye mi böyle olmuştum? İsyan etmeyi sevmeyen biri, sabah erken kalkmak zorunda kalırsa isyan etmekte haklıdır…
Hazırlanmıştım, radyoyu kapatıp, evin kapısından dışarı çıkmıştım. Evim 4.Levent’teydi ve Beşiktaş’a gidecektim. Bir motorum ve bir de bisikletim vardı. Randevu saatine daha 1 saat olduğu için, direksiyonu paslanmış olan bisikletime bindim. Ağır ağır sürüyor ve sürerken hâlâ “Ne konuşacağız acaba?” gibi sorularla cebelleşiyordum. Sapphire Alışveriş merkezinin önüne gelmiştim, buradan sonra zaten düzlüktü. Sadece Metrocity Alışveriş Merkezinin ilerisinden başlıyordu hafif eğilim. Orada aklıma buranın dönüşünün de olduğu gelmişti. Geri dönüp, motosikletimi almak için pedalları daha hızlı çevirmeye başlamıştım. Yolda mendil satan bir çocuğa rastlamış ve ona cebimdeki tüm bozuklukları verip iki mendil almıştım. Çay içmek için, cebimdeki parayı bozdurmak zorunda kalacaktım. Paramız bozulsun, karakterimiz bozulmayıp, sapasağlam yerinde dursun…
Apartmanın otoparkından motosikletimi çıkarıp, marşa basmıştım. Motosikletlerin ilk çalıştırıldığı zaman çıkan o sese hayranmışım da, benim bile haberim yokmuş. Bu hayranlığımı, sabah erken kalkmaya borçlu olduğumu hissetmiştim. Tekrar yola koyulmuştum ve fazlasıyla vaktimi harcamıştım. Son sürat gitmek yerine biraz yavaş gidip, sağlam kalmayı tercih etmiştim. Oysa hızı oldukça severdim, niçin acele etmedim? Bilmiyordum, bilmem gereken hiçbir şeyi bilmediğimi biliyordum. Ve bunu bilmem, insanca bir hayat yaşadığımın kanıtı değildi. Ne acı, insan insanca yaşadığını bilmiyor ve yaşamıyordu da zaten… Kanyon Alışveriş Merkezinin önünden geçerken, Çingene çocukları kırmızı ışığın yanmasını bekliyorlardı. Kırmızı ışık yanmıştı ve hepsi birden dağılmıştı arabalara. Ellerindeki bezlerle “sileyim mi abeey?” diyorlardı. Tüm araçların içerisindeki öküzler, çocukları tersleyerek kovmuşlardı. Hiçbir şey dememiştim, deseydim cinayet işlenebilirdi orada. Sustum ve yeşil ışığın yanmasıyla, motosikletimle kalkışım bir olmuştu. Birden hızlanıp, hızımı kesmemeye başlamıştım. Son sürat alt geçide girmiştim ve motosikletimin egzoz tarafından sesler gelmeye başlamıştı. Umursamamıştım, aklımda sadece Beşiktaş’a gitmek vardı ve geç kalmamak. Bir yere geç kalındığı vakit, randevulaştığın kişiyi umursamadığın anlamına gelir… Ben hayatımdan çok umursuyordum. Sonunda Beşiktaş’a inebilmiştim. Motosikletimi kaldırıma çekip, Genç Kafeye oturmuştum. Demli bir çay ve bir tost söylemiştim. Sabahları çay ve tosta kim “hayır” diyebilirdi ki?
Melis daha gelmemişti, her zaman yaptığı şeydi bekletmek. Demek ki beni umursamıyordu… Umursanacak bir yanımın da olmadığını biliyordum ve bekliyordum. Bekledim, bekledim nihayet ufukta gözüktü siması. Öyle salına, salına ve sakin geliyordu ki, bir sorun olduğunu hissetmemiştim. Sabahın köründe ne gibi bir sorun olabilirdi ki? Gelmiş ve karşıma oturmuştu. Her zaman yanıma oturan bir insan, neden karşıma oturmuştu? Çok tuhaf, biz kavga etsek bile, gelir yanıma otururdu ve şuan karşıma oturmuştu. Karşıma oturunca, içime bir fil oturmuş gibi hissetmiştim. Anlamıştım, gerçekten bir sorunun olduğunu. “Sabah, sabah geçerli bir sebep için çağırmışsındır umarım.” Demiştim. Ve ona bir yol çizmiştim konuşacaklarımız için. Tek yapacağı, söylediğime cevap verip, soru sormasıydı…
“Ben ayrılmak istiyorum.” Demişti ve ağzımdaki çayı, hayatımda hiçbir zaman ve hiçbir yerde yapmadığım şekilde fışkırtmıştım dışarı. Şaşırmıştım, sabahın köründe ayrılmak istiyordu, neden telefonda arayarak söylememişti?
“Niye telefonda söylemedin?” demiştim boğuk bir sesle.
“Çünkü seni bir kez daha görebilmem için böyle bir şey yaptım. Buradan çıkıp, işe gideceğim, on beş dakikam var.” Demişti titrek sesiyle. Dalgalı saçıyla öyle masum duruyordu ki, “Tamam nasıl istersen, ayrılalım, bitirelim…” deyip susmuştum. Bir süre sessiz kaldıktan sonra bir soru sorma hakkına sahip olduğumu düşünmüştüm.
“Peki, neden ayrılıyoruz, geçerli bir sebebi var mı?” demiştim.
“Aslında var…” deyip susmuştu.
“Sorun ne, paramın olmadığı ve işimin olmadığı mı, yoksa yakında askere gideceğim için mi ayrılıyoruz?”
“Evet, paran yok, işin yok ve askere gideceksin. Ben artık oturduğumuz bir yerde sadece çay içmek istemiyorum Halit.” Demişti sinirli bir ses tonuyla.
“Anlaşıldı, işimin olmaması ve askere gidecek olmam senin için yalandan bir bahane, senin derdin para sıkıntılarımın olmasıymış.”
“Bak seni çok seviyorum fakat benim hayallerim var. Sen karşılayamazsın benim hayallerimi, sırf seninleyim diye kuaförümü değiştirsem, depresyona girerim.” Demişti.
“Ya bırak Allah aşkına, seven insan kuaförünü, aç kalacağını mı düşünür?”
“Evet, ben düşünüyorum var mı bir diyeceğin?” demişti ağırlığını ortaya koyar gibi. Onu orada öylesine bırakmak gelmişti içimden. Susmuştum ve “Evet var bir diyeceğim.” Demiştim.
“Ne diyeceksin, söyle. Çünkü gideceğim şimdi.” Demişti.
“SİKTİR GİT! diyecektim, o kadar mühim değil senin için, çünkü sen her parası olmayan insanları sevip, ayrılmayı oyun etmişsin kendine.”
“Öyle mi Halit Bey, bu sözünüzü unutmayın, bir daha da sana dönmeyeceğim!” demişti.
“Benden bir kere giden insan, bir daha dönmesin zaten. Siktir git şimdi gideceğin yere, uğraştırma beni.” Demiştim. Yahu ben bile kendime şaşırmıştım. Hayatımda hiçbir insana küfretmemiştim ve o an küfrediyordum.
Çekip gitmişti ve ben orada öylece put gibi kalmıştım. İnsanlar sevdikleri tarafından, herhangi bir sebeple terk edilse bile içinde buruk bir his kalıyor. Anlamıştım, sevgi gösterdiği kadar, sevgi alamıyor insan karşısındaki insandan. O çekip gitmişti ve ben hep öyle put gibi kalacaktım. Hâlâ put gibi kaldığımı biliyorum. İnsanlar, işsizliğin yüzünden parasız kalıp, parasız kaldığı için sevdiklerinden ayrılıyorlar. Gerçi sevdikleri gerçekten sevseler, parasızlık gibi ufak bir mesele yüzünden ayrılmazlar. O gitti, ben açmadan solan çiçekler gibi kaldım…
Muhammet Yıldırım
