Resmi plakalı otobüs; paslı,demir parmaklıklı kapının önünde durduğunda acı uzun bir düdük sesi yankılandı boşlukta ve ardından kapılar açıldı.. yeni kader mahkumları, tek sıra halinde indiler otobüsten.
Biraz ürkek adımlarla önlerindeki gardiyanı izleyerek geniş bir avluya getirildiler. Sırasıyla isimler okunmaya başlandı. İsmi okunanlar bir gardiyan eşliğinde kendi bloklarına götürülüyorlardı.
“Murat Eren F blok !” gardiyanın tok ve duygusuz sesiyle kendine geldi Murat.. o ses, düşüncelerin kollarından kurtarıp hapishaneye getirmişti sanki onu. Nerede olduğunu adeta yeni idrak ediyordu. Çevresine bakındı, dört tarafı duvarlar ve dikenli tellerle çevrilmiş, kulelerinde eli silahlı askerlerin bulunduğu yarı açık bir cezaeviydi burası. Getirildiği grubun içerisindeki en genç insan kendisiydi… nasıl olmasın? daha on sekiz yaşına yeni girmişti ve bir ay sonra kendini burada bulmuştu. Gardiyanlar, mahkumları tek tek koğuşlara ayırdı. Murat kendi koğuşunun önüne gelip ardından boyası dökülmüş parmaklıklı kapı kapatıldığında bir kez daha midesinin kasıldığını hissetti.
“Allah kurtarsın delikanlı, suçun nedir? ne kadar verdiler?” koğuştaki herkesin ağzından aynı başlangıç cümlesi ve aynı sorular geliyordu..yutkunarak kısık bir sesle “adam yaralama..mahkeme sürüyor” diyebildi. Koğuşun en yaşlılarından olduğu görülen ve sonrasından adının Metin olduğunu öğrendiği biri “Cevat, delikanlıya yerini göster” dedi..
Günler başlamıştı geçme(me)ye..Öncelikle Metin ağabey ile tanıştı içeride..ve zamanla diğerleriyle..Metin ağabey kan davasından içeriye girmişti..19’unda kanlılarını vurmuştu.. yaklaşık olarak 21 yıldır içerideydi. Ve diğerleri..hepsinin ufak tefek suçları vardı ama genel bir özellik hepsi isteyerek yapmamıştı hiç bir şeyi.. kimi açlıktan, çaresizlikten hırsızlığa bulaşmıştı.. kimi annesine işkence eden üvey babasını vurmuştu, yaralamıştı.. kimi kendini korumaya çalışmıştı..
Metin ağabeyine bu durumu sorduğunda aldığı cevap; “bak koçum buradaki herkes pişmandır yaptığından..buraya para için zevk için can almış hırsızlık yapmış kimse getirilmez..buranın adı pişmanlar koğuşudur…” olmuştu.
Murat biraz anlamlı, soran bakışlarla baktı ona;
“Bakma bana öyle..bende pişmanım …gençtim hemde çok genç..ağalarım tutuşturdu o meredi elime..kan davası dediler..az yersin dediler..sana bakarız dediler..liseyi yarım bırakmışım..köydeydim..yap dediler yaptım..bakma köpek gibi pişmanım..senelerce vicdanım kanadı..her gece o sahne geldi gözümün önüne..hakim beni assa razıydım yani..can almak çok korkunç..çok.
“Diğerleri de böyledir, cahillikle suça bulaşmışlardır…(hafiften dolan gözleri sildi hissettirmeden)
Eee.. ben anlattım Şimdi de sen anlat bakalım Murat paşa ne oldu işin aslı nedir?”
Murat başından geçenleri anlatmaya başladı; lise sondaydı..siyasi bir tartışma çıkmıştı bahçede… ve sonrasında karşı tarafın-yemin ediyordu bıçak taşımadığına-cebinden çıkan bıçaklar..arbede sırasında bir çocuğu ağır yaralamıştı..tamda emin değildi..belki de kendi kendini yaralamıştı..ama bıçak da Murat’ın parmak izleri vardı ve çocuk komadaydı…
– Çocuğun durumundan haber var mı?
– Yok ağabey..hastanede, daha haber yok..
– Allah verede ölmese..yoksa..
Metin ağabey cümleyi tamamlayamadı.. Murat’da biliyordu işin ne kadar kötüleşebileceğini..ama elden bir şey gelmiyordu.
Geceler uzadıkça uzuyordu..haberde gelmiyordu… vicdan azabı ve hep aynı soru “ya ölürse?”..
Böyle uykusuz geçen gecelerin ardından Murat geleli ne kadar oldu diye bir hesap yapayım dediğinde içi bir kez daha burkuldu; 12 gün..hepsi bu…oysa geleli haftalar olmuştu…veya kendi öyle zannetmişti.
Ve uykusuz geçen 12. gecede Murat bir sesle irkildi yatağında… koğuşun sonundaki ranzalardan birinde birisi sayıklıyor hatta neredeyse bağırıyordu…birden yatağından fırladı.. koşarak lavaboları gitti. Murat ne olduğuna bakmak için ranzasından indiğinde Metin ağabey durdurdu onu;
“Dur gitme oğlum.. geç yat.. gelir şimdi..”.
“Ağabey ne oluyor? bu Ziya hoca değil mi?”
“Evet odur geç yat sabah anlatırım..”
Bahçede volta atılan sıcak bir Nisan gününde Metin ağabey, Murat’a; Ziya hocanın hikayesini anlatıyordu;
“Bak oğlum Ziya hocaya gırgırına hoca demiyoruz..harbiden hocadır..hemde lise hocası…benden 10 yıl sonra getirildi buraya..”
“Peki niye ağabey?”
“Dur hele anlatıyoruz..neyse hoca işte lisedeyken kavga eden iki genci ayıracak… pat! kelebekler uçuşuyor havada.. hoca, dur yapma, engel olayım derken bıçak çocuğa saplanıyor.. hocanın elinde bıçak, ortalık kan gölü.. çocuk üç gün savaşmış azraille…ve bizim hoca mahkemeye…hakim indirim yapmış cezasında ama 17 yıl..”
“Peki niye uykusunda haykırıyor?”
“İşte bu yüzden…vicdan azabı..ilk geldiği yıllarda daha kötüydü koğuşun duvarlarına vururdu kendini..şimdilerde biraz iyi.. hep aynı sözü sayıklar geceleri; -kan kokusu-…”
Murat, Ziya hocanın hikayesinden çok etkilenmişti.. belki birazda kendisininkine benzediğinden.. yine uyuyamıyordu..yine o sıkıntı.. bir yılan gibi onu rahatsız eden..içinde bir şeyleri boğan o sıkıntı…birden Ziya hocanın sesiyle koğuşa geri döndü..hoca geçen geceki gibi haykırarak kendini lavaboların oraya atmıştı. Murat dayamadı, kalktı yanına gitti..hoca, yere çökmüş..ağlıyor gibi sesler çıkarıyordu.. Murat koluna dokunduğunda birden “hayır!” diye haykırdı.. koğuştan birkaç kişinin homurdanması duyuldu..
“Hocam sakin olun benim Murat..benim.”
“Off evlat off…off!” ağlıyordu…
“Hocam hadi kalkın toplayın biraz kendinizi..”
“Olmuyor rahat bırakmıyor beni..”
“Hocam biliyorum..sizin suçunuz yok..isteyerek yapmamışsınız..hadi yeter…toplayın kendiniz.Allah affeder..böyle bir pişmanlığı..lütfen.”
“Affeder..affeder..peki ben nasıl affedeceğim..affettim ya sonra… nasıl kurtulacağım nasıl?..”
“Nedir hocam kurtulamadığınız..neyden kurtulamayacaksınız?”
“O sıcak, o gencecik bedenden akan, ellerime bulaşan kanın kokusundan…”