[Bir zamanlar birbirlerini sevmiş olan karı koca Berrin ve Şevket mutfakta kahvaltı etmektedirler. Yüzlerindeki ifadelerden ortamın gergin olduğu, aralarının bu aralar pek iyi olmadığı anlaşılmaktadır. Sağ taraftan sekiz yaşındaki kızları Merve girer. Yavaşça masaya yaklaşır]
MERVE: Baba?
ŞEVKET[dalmıştır, Merve’nin farkına o an varır]: Efendim kızım?
MERVE[yavaş, tane tane]: Sanırım varoluşsal sıkıntılar içindesin. [Berrin’in bakışları Merve’ye çevrilir]
ŞEVKET[bir an garipser]: Anlamadım?
MERVE: Dün gece annemle kavga ediyordunuz. Dinlemek istemedim ama çok yüksek sesle konuşuyordun. Söylediklerini duydum. Aslında hiçbir şeyin derin bir anlamı olmadığıyla, tanrı diye bir şeyin olmadığıyla, ve hepimizin kendini çok önemli hisseden ama bu uçsuz bucaksız evrende sadece bir gün sonsuza dek yok olmak için yaşayan boş çırpınışlar içindeki umutsuz parçacıklar oluşumuzla ilgili söylediklerini. Hepsini internette araştırdım ve çıkan sayfalarda bunların varoluşsal sıkıntılara işaret ettiği yazıyordu.
ŞEVKET: Hayatım…Sapsarı olmuşsun.
MERVE: Gece uyuyamadım. [döner, yavaşça yürüyerek çıkar] [Bir süre sessizlik]
ŞEVKET[Berrin’e]: Karabiberi uzatır mısın?
BERRİN: Sen ne biçim adamsın be!
ŞEVKET[şaşkın]: Ne oldu şimd-
BERRİN: Ne demek ne oldu? Beğendin mi yaptığını?
ŞEVKET: Ne yani suçlusu ben miyim? Her gece tartışıyoruz, bir tanesine Merve’nin de kulak misafiri olması kaçınılmazdı…Ayrıca kusura bakma ama sen de fısıldayarak konuşmuyordun.
BERRİN: Çok güzel…Çok güzel…Anlamsız sızlanmalarınla hayatımızı çekilmez kıldığın yetmezmiş gibi şimdi de kızımın kafasını bu saçmalıklarla doldurdun!
ŞEVKET: Saçmalık mı?
BERRİN: Evet saçmalık!…Seni tanıdığımdan beri hep bir şeylerden şikayet ediyorsun, her şeyde kusur buluyorsun…Hiçbir şey seni mutlu etmeye yetmiyor sen…Sen özellikle mutsuz olmaya uğraşıyorsun…Sanki bundan benzersiz bir zevk alıyorsun…Bıktım artık.
ŞEVKET: Ben sadece hayatı tozpembe değil de olduğu gibi görüyorum. Bunda kızacak bir şey yok ki.
BERRİN: Hayır…Sen ümitsizliğinin hayatını yönetmesine izin veriyorsun…Bununla da kalmayıp olağanüstü kötümserliğinle başkalarının da hayatta zevk aldıkları ne varsa içine ediyorsun…Tabii, sadece kendi hayatını mahvetmek yetmiyor, başkalarınınkini de karartman lazım değil mi!
ŞEVKET: Bak ben sadece insanlara farklı bir bakış açısı sunuyorum, kimsenin hayatını falan da karartıyor değilim. Her şeyi abartmakta üstüne yok. Söylediklerimi Merve’nin duymasını ben de istemedim, ama açıkçası ileride erken yaşta bilinçlenmesini sağladığım için de bana teşekkür edecek.
BERRİN: Erken yaşta bi- Sen hasta mısın be! Ne bilinçlenmesi! İleride intihara meyilli bir kız yetiştirdim diye gurur mu duyacaksın?
ŞEVKET: İntiharı nereden çıkardın şimdi? Niye bu kadar karamsar bakıyorsun ki?
BERRİN: Daha fazla dayanamayacağım..Ben ömrümde senin kadar…Bencil, düşüncesiz[bir an duraksar, ne söyleyeceğini bilemez-çok sinirlidir] hasta bir insan görmedim.
ŞEVKET: Bak bu gece filmimin galası var, her şey yolunda gitsin istiyorum, bu tartışmayı yarına ertelesek olmaz mı? Sana kaldığın yeri hatırlatırım.
BERRİN: Başlatma saçma sapan filmine!
ŞEVKET: Biraz kırıcı olmuyor musun?
BERRİN: Özür dilerim!…Çok özür dilerim…Bu anlamsız, yaşanmaya değmez, acınası hayatlarımızı azıcık da olsa anlamlandıran muhteşem filmlerin hakkında kötü konuşmak istememiştim…Ne de olsa sana kendini mutlu hissettirebilen tek şey onlar. Aylarca kendi hayal dünyana kapanıyorsun…Arada bir de içine sıçabilmek için bizim dünyamıza dönüyorsun.
ŞEVKET: Evet hayal gücüm fazla gelişmiş, ne var bunda? Ben film yapıyorum, o şikayet ettiğin hayal gücüne ihtiyacım var.
BERRİN: Evet…Ama olağanüstü hayal gücünü sadece filmlerinde kullanmak sana yetmiyor değil mi? İnsanların aklını da saçma sapan hikayelerle doldurmak zorundasın.
ŞEVKET: Ne ilgisi var?
BERRİN: Ne ilgisi mi var? Kızımız kırk bir kere maşallah lafının ilk kez Mozart’ın yirmi dört yılda kırk bir senfoni yazabilmiş olması üzerine söylendiğini sanıyor.
ŞEVKET: Aslında altmışın üzerinde, ama genelde kırk bir olarak bilinir. Hem ne yani Mozart bir dahiyse onun da mı suçlusu benim?
BERRİN: Hayır…Hiçbir şeyin suçlusu sen değilsin…Her şeyin suçlusu hayat…Bizler sadece gözlemcileriz…Bu karanlık kaosun içinde oradan oraya sürüklenen etkisiz elemanlar…Böylesi daha iyi değil mi…İleride çekeceğin bir filme de ilham kaynağı olur belki…Gerçi hepsi birbirinin aynısı ya! Hepsi de senin nasıl pasif, ümitsiz, hayatını zehir etmeye meraklı bir ruh hastası olduğunu gösteriyor!
ŞEVKET: Bağırma Merve duyacak.
BERRİN: Yeteri kadar duymuş zaten…En azından şimdi babasının ne mal olduğunu öğrenir…Gerçek sorunları olmadığı için kendisine hiç yoktan sorun yaratmaya meraklı bir ruh hastası.
ŞEVKET: Gerçek sorunlar mı?
BERRİN: Evet gerçek sorunlar! İnsanlar sağlıkları için endişelenirler…Çocuklarını iyi bir okula yazdıramayacakları için. İş bulamadıkları için, ya da kredi kartı borçlarını ödeyemedikleri için…Ama sende bu problemlerin hiçbiri olmadığı için kendine hiç yoktan sorun yaratıyorsun.
ŞEVKET: Emin ol benimkiler çok daha gerçek sıkıntılar…Ölüm döşeğinde kredi kartı borcunu ödeyemediği için sızlanan birini düşünebiliyor musun?
BERRİN: Hayatı boyunca ölüm döşeğindeymiş gibi sızlanan birinden iyidir.
ŞEVKET: Berrin…Ne istiyorsun? Yani ne yapmam lazım? Benden ne bekliyorsun?
BERRİN: Hiçbir şey…Artık hiçbir şey beklemiyorum…Tek istediğim mutlu olmaktı…Mutlu olmamızdı…Seni seven bir eşe ve çocuğa sahip olmanın seni mutlu edeceğini düşünmüştüm…Ne kadar aptalmışım.
ŞEVKET: Ama ben mutsuz değilim…Filmlerimle, Merve’yle ve seninle olan hayatımdan memnunum…Hep öyleydim…Ama benden Susam Sokağından fırlamış bir karakter gibi bütün gün yüzümde aptalca bir gülümsemeyle dolaşmamı bekleme.
BERRİN: Merak etme beklemiyorum zaten…Sen umutsuz vakasın…Ama benim salaklığım… Biliyordum…İkinci buluşmamızda birlikte günbatımını izlerken sende bir terslik olduğunu anlamıştım…Ne kadar güzel göründüğünü söylemiştim…Sen ise bütün yıldızlar gibi güneşin de bir gün söneceğini, ve dünyanın soğuk, karanlık ve cansız bir kabuk parçasına dönüşeceğini söyledin.
ŞEVKET: Evet…Hala da söylüyorum, insanoğlunun geleceği başka gezegenlerde koloniler kurulmasına bağlı.
BERRİN: Keşke ilişkimizin geleceği de ona bağlı olsaymış…Biraz daha umut olurmuş en azından.
ŞEVKET: Bak…Eğer sana kendini iyi hissettirebilmek için yapabil-
BERRİN[güler- Şevket cümlesini bitiremeden]: Benim için ne zaman ne yaptın ki? Yapmayı bırak, ne düşündüğümü, ne istediğimi ne zaman gerçekten umursadın…Benim fikrimin ne zaman bir önemi oldu?
ŞEVKET: Biraz abartmıyor musun?
BERRİN: Abartmıyorum…Geçen sene sana şehrin stresinin ikimizi de etkilediğini, bu evi satıp deniz kenarında sessiz, sakin bir yerlere taşınabileceğimizi, bunun kızımız için de iyi olabileceğini söylemiştim…Beni doğru dürüst dinlemedin bile…
ŞEVKET: Berrin…Ben öyle bir yerde yapamam…Öyle yerler bende zamanın durduğu hissini uyandırıyor. Fazla sessiz, sakin, fazla huzurlu. Ben öyle bir şey istemiyorum..Ben geçen her dakikanın, her saniyenin farkında olmak istiyorum.
BERRİN: O zaman bir kol saati al.
ŞEVKET: Bak…Tamam haklısın…Biraz bencilce davranmış olabilirim…
BERRİN: Biraz mı?
ŞEVKET: Tamam özür dilerim…Bundan sonra daha dikkatli olacağım tamam mı? Ha? Zor bir dönem geçiriyoruz…Ama üstesinden gelebiliriz…Karşılıklı çabalarımızla…Sadece bunu istediğini bilmem lazım..
BERRİN: Boşanmak istiyorum.
[kısa bir sessizlik…]
ŞEVKET: Karabiberi uzatır mısın?