Sezgin’e…
Pazartesi gecesi, saat on bire geliyor. Hafif bir kırgınlık ve portakal kokusu var üzerimde. Çıldırmak üzereyim çünkü doğru kelimeleri bulamadım. Her şeye kıyabilecek potansiyele sahibim, yaşadığımı anlayabilmem için hikayeler yazmam lazım. Karalayamadığım sözcükler bulandırıyor bazen aklımı ve kuşlar kanat çırpıyor bilmediğim hücrelerime. Dünya üzerime üzerime yuvarlanıyor sanki. Ve fotoğraflardaki halime hiç benzemiyorum. Elimden geldiğince kaçamıyorum buralardan, ellerim topallıyor cümlelerin üzerinde. Alıngan bir dost oluyor kimi zaman yanımda ve birkaç bira ısmarlama sözü… Ama bilmiyor ki alınganlık dünyadaki en büyük caniliktir, adı konulamayan en büyük duygusullaktır insanı yiyip bitiren. Klarnet sadece hüzündür bazı ellerde ve ben ne zaman ölsem bir anason kokusu…
Bir kalem, mürekkebi olan bir nesne veya hayal gücüm neye yetiyorsa. Suç aletlerim… Beni durdurmak için yeterli. Benliğimi bir armağan olarak kurduğum bir özgürlüğe sunan ve beklemenin tuhaf şey olduğunu hatırlatan o suç aletleri.. Birçok soru var aklımda kontrol edemediğim…. Düşünmeye başlayalı çok olmadı çünkü, fark etmek biraz zaman aldı. Hayallerin de bir geçmişi var değil mi ? Kelime oyunları yapmayacağım, hayır. Yazdıklarım sadece benim umrumda. Hayallerimde sık sık şuur üstüne çıkıyorum, biliyorum. Karmaşık cümleler de kurabiliyorum, birbirine bağlamıyorum. Paylaşmaktan yana bir sıkıntım yok, paylaşmayı bilmeyende kabahat. Ama madem öyle, kapatırım ben de geceyi gündüzü, susarım dizlerinizin dibinde. Martılara rağmen büyük bir suskunluğa da bürünebilirim. Ya da bekleyebilirim de solan çiçekler durağında. Sessizce ölebilirim yan odada annem uyurken ve ölüm de güzel midir acaba annem gibi… Ama bilmiyor ki yılgınlık dünyadaki en büyük caniliktir, adı bilinemeyen en küçük perişanlıktır insanı yiyip bitiren. Keman sadece hüzündür bazı ellerde ve ben ne zaman ölsem bir anason kokusu…
Üç sigaram kaldı bu akşam. Yazarken söndürdüm ikisini. Diğerini şimdi mi içsem yoksa okurken mi bilemedim. Hayattaki en büyük ikilemim bu zaten. Ama ikilemlerden ibaret değil miydi sanki hayat… Öyle söylemişlerdi, hatırlıyorum. Hem yazmak da yüz yüze gelmek olabiliyor bazen ve bazen nefretler de miras kalabiliyor babalardan evlatlara.Bak bu arada tozlu zihninin arasından konudan konuya atlayabilirim, sözcüklerden oluşan resimler çizebilirim sana. Kelime oyunları yapmayacağım, hayır. Yazdıklarım sadece benim umrumda. Yalanlar söylüyorum sana yine, yalanlar biriktiriyorum, durduramıyorum. Aslında oyunlar kurmak amacım ama korkuyorum kırmızı çentikler atabilirsin diye alnıma. Odamda eskiden kalma ekimler ve aklımda kafası karışmış bir hikaye… Bir oda dolusu çocuk katili ve ben dokuz ölüyorum. Bu konuşmalar önceden tasarlanmış birtakım soru ve sorunlara düşünülerek verilmiş yanıtlardan ya da sonradan tamamlanmak üzere nokta nokta geçiştirilmiş, özetlenerek kağıda geçirilmiş tamlamalardan oluşmuyordu. Fakat yine de gergin, şaşkın, dağınık ve savruktu anlatılanlar… Bilerek yaptım her şeyi. Bil istiyorum. Çünkü kalem de bir enstrümandır yeryüzünde… Ama bilmiyor ki çılgınlık dünyadaki en büyük caniliktir, adı söylenmemiş en başka bilmişliktir insanı yiyip bitiren. Kalem sadece hüzündür bazı ellerde ve ben ne zaman ölsem bir anason kokusu..
DEMİROĞLU
4 comments
İçinizdeki portakal kokusu ve yazılarınız daim olsun efenim!
Her daim daha iyileri olsun. Teşekkürler efendim
Bu kadar güzel yazacaksanız kaleminizde ki hüzün de bitmesin 🙂 saygılar..
Çok teşekkür ederim sağolun