YENİ YILA İTHAFEN…
Acaba dünya ve ahiret saadetinin kazanılmasında yegâne sermayemiz olan ömrün, bir senesinin daha bitmesinden, ömrün bir senesinin elden çıkmasından, bir sene daha ihtiyarlamasından, bir sene daha kabre yakınlaşmasından memnun olan, bu memnuniyetinden dolayı da eğlenceler tertip eden insana akıllı insan denir mi?
Ömür sermayesinin beklide son yılına, belki son ayına beklide son gün ve gecesine geldik. Bu güne kadar Allah ve ahiret için ne yaptık ve neler yapabilirdik diye ölmeden önce kendimizi hesaba çekip, yeni yıla ibadet cihetinde dua ve gayretle girmemiz lazımken, ömrün bu son kısmını da gafletle eğlencelerle çabuk geçmesini istemek hiç insanlığa yakışır mı? Mademki insanlığa yakışmaz, öyleyse dünyanın akıbeti ne olursa olsun haram lezzetleri terk etmek evladır. Çünkü akıbetimiz geleceğimiz istikbalimiz ya saadettir ya mutluluktur ya da şekavettir. Saadet ise şu fani lezzetlerin terkiyle olur. Ölümle idamını bekleyen bir adam sehpanın süslenmesinden lezzet ve zevk alabilir mi elbette alamaz. Hem ömrümüz az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, mutlak ve sonsuz bir acizlik var. Öyleyse bu gaflet-ü nisyan nedir. Deve kuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin öylemi veya sen onu göremeyesin öylemi? Ne vakte kadar?
Sevgili okurlar, bilirsiniz bir daha biliniz, bizler gidiyoruz, gitmiyorum diyen var mı yok. Aldanmakta fayda yok, gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar, durdurmuyorlar zaten, sevkıyat var sevkıyat. Öyle ki, insan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, daima gelenlerin gitmesi, gençlerin ihtiyarlaşması ve daima hiç durmadan zeval ve ayrılıkta yuvarlanması şahittir ki biz bu dünyaya keyif sürmek, zevk almak için gelmedik. Acaba sırf dünya hayatı için mi yaratıldık ki biz bütün vaktimizi dünya hayatına sarf ediyoruz. Sevkıyat var dedik, nedir sevkıyat, her gün akraba eş dost birilerini kabrin arkasına sevk etmiyor muyuz? Hiç kıyıda köşede unutulan var mı yok. Sırası gelen sevk ediliyor, bir gün bizi de sevk edecekler. Demek ki insan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için rahat ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir.
Dünyanın mülkiyeti bize ait değildir. Dünya bir misafir hanedir birde ev sahibi vardır, birer ikişer misafir eder, üçer dörder gönderir. Ama kabrin arkasına, ahiret hayatında cennete gittiğimiz zaman bize verilen hiçbir şey geri alınmayacak. Vücut benim deriz hal bu ki bizim değil, göz benim deriz bizim değil, kulak bizim değil, nefes bizim değil emanet verilmiştir. Eğer bizim olsaydı idaresini de bize vermek lazım gelirdi. Sen idare etmiyorsan o vücudu idare eden varsa, demek ki bunun sahibi başkası. Ahirette mülk olarak verilen hiçbir şey geri alınmayacak inşallah.
Şimdi düşünelim, insan bütün vaktini elinden alınmayacaklara mı harcar, yoksa alınacaklara mı?
Zaman süratle geçiyor ve geçerken de diyor ki: Ölümsüz değilsin, bu dünyada misafirsin misafir gibi davran. Bir vazifen var, başıboş değilsin, gururu bırak seni yaratanı düşün kabre gireceğini bil öyle hazırlan ve yaşa.
Bu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti geçiyor, bu ömür bir rüzgâr gibi geçti diyeceğiz. Demeden önce bu dünyaya niçin gönderildiğimizi iyi bilip, burada misafir olduğumuzu iyi bilip, ev sahibi bizden neleri yapıp neleri yapmamızı istemiyorsa, onları yaptıktan sonra ev sahibi bizi buradan gönderirken aziz olarak gönderir inşallah.
Ne mutlu kabrin arkasına aziz olarak geçenlere.
Selam ve dua ile…