Beklemek bitiriyor her geçen gün zaten az olan zamanımızı.
Bu ruhani yorgunluk, parça parça eksiltiyor benliğimi ve ağrıyor gözlerim, geceyle gündüzü ayırt edemiyorlar sürekli kapalı olan perdelerden.
Sessizliğin sesini duyuyorum, tüm bu kalabalığın içinden kendimi çekip olanları izliyorum orada yokmuşçasına ve daha önce hiç bulunmamışçasına.
“Mış” gibi yapanları izliyorum, baktıkça daha da belirginleşiyor yüzlerin anlattığı hikayeler ve berrak bir suda yüzermiş gibi okunuyor her bir satır.
Hayatlarını yazmaya çalışan, kitaplarının belki başında, belki sonunda olan yazarların gizli okuyucusu gibi dikiliyorum karşılarında.
Gözlerine bakıyorum ve kendi yaşamımın yansımasını görüyorum.
Ne kadar tuhaf, ayrı olduğu kadar aynı oluşu her birimizin.
Sonuçta dünya bir bilmece değil mi?
Daha doğru soruyu sormadan cevabı aramaya çalıştığımız küçük bir labirent, sırlarla dolu çıkışı belirsiz gizemli bir oda, metaforlarla doldurduğumuz ve daha da karmaşıklaştırdığımız ufak bir oyun alanı.