Bazen etrafıma baktığımda dünyanın yavaşça ama kesin bir şekilde başka bir şeye dönüştüğünü hissediyorum. Sanki görünmez bir kırılma olmuş da, insanlar bunun içinde yaşamaya devam ediyor. Diller sertleşmiş, saygı geri çekilmiş, Kadınlar aşağılanır olmuş… küfür ise sıradan bir konuşma biçimine dönüşmüş. Bunu gördükçe içimde açıklaması zor bir huzursuzluk büyüyor. Çünkü kendime soruyorum: İnsan, neden daha kolay olan nezaketi değil de daha yıkıcı olanı seçer? Cevap bulamıyorum. Belki de mesele cevapta değil. Belki de dünya hiçbir zaman “anlaşılır” değildi, sadece biz ona anlam yüklemeye çalıştık. Bu düşünceyle birlikte kendi içime çekiliyorum. Kalabalıkların içimde olsam bile çoğu zaman sessizliğe dönüşüyorum. Gürültünün içinde kaybolmak yerine, kenarda durup izlemeyi seçiyorum. Sanki hayatı yaşamak değil de, onun nasıl bir şeye dönüştüğünü anlamaya çalışıyorum. İnsanların sözlerinden çok davranışları ilgimi çekiyor. Çünkü sözler kolay, davranışlar ise gerçeğin sızdığı yerler gibi. Ama en küçük nezaket bile sanki nadir bir şeymiş gibi görünüyor. Sanki insanlık, kendi içinde bir yerlerde incelmiş, zayıflamış ve geri çekilmiş. Bu yüzden kendimi kitaba, düşünceye ve sessizliğe bırakıyorum. Bu bir kaçış değil… daha çok, var olabilmenin en az zarar veren biçimi. Çünkü dışarısı sadece kalabalık değil; aynı zamanda yorucu bir anlam kargaşası. Bazen kendime soruyorum: Ben mi fazla hassasım, yoksa dünya mı gerçekten sertliğini normalleştirdi? Ama sonra başka yerden bakınca şunu fark ediyorum: Belki de “normal” diye bir şe yoktur. Sadece insanlar, dayanabildikleri şeyi normal kabul eder. O yüzden ben kendi içimde kalıyorum. Sessizim. Ama bu sessizlik boşluk değil. Sadece henüz kimsenin uğramadığı bir düşünce alanı. Ve içimde, tüm bu karmaşanın içinde bile dünyanın daha insanca olabileceğine inanan bir taraf var. Belki zayıf taraf değil bu. Belki de insan kalabilmiş tek taraf. Ve o taraf, hala ayakta.