Kayıt Ol
Eki 26, 2014
1532 Views
0 0

Ablak Yüzlü

Written by

Tam parka giriyordu ki, parkın isminin yazılı olduğu levhayı gördü. ’’FALEZ  2 PARKI ‘’ Türkçemizde başka hiçbir sözcük, bu parkın adını hak edecek sanatçı, devlet adamı yok muydu da bu ismi vermişlerdi. Falez tamamdı da bu 2 ne oluyordu, ’falez’ ismini başka bir parka verdilerse, buraya Orhan Veli parkı, Sait Faik parkı hadi vazgeç onlardan Yeşil Park, Gün Batısı Parkı gibi bir sürü başka isim verilebilirdi. Daha girer girmez parkın ismini kafama takmayayım, diye düşündü Mümtaz Bey. Enine inceden biraz kalın, boyuna ortadan biraz uzun, normalden birazcık daha iri burunlu, beyaz yüzlü, kara gözleri siyah çerçeveli gözlüğünün arkasından sakin sakin bakan elli beş yaşlarında, birkaç yıl önce emekli olmuş bir memurdu. On yıldır Antalya’daydı. Emekli olduktan sonra da memuriyetinin son yıllarını geçirdiği kanının çok kaynadığı bu şirin şehirde kalmaya karar verdi. Daha doğrusu buradan ayrılmaya kendini razı edemedi. İşlek bir cadde olarak anılan xxx caddesinde bir dükkan kiraladı. Burayı fıstıki yeşil renkli deri döşemeli koltuk ayarında sandalyeler, ceviz masalarla dekore etti. Tavla, okey, iskambil gibi oyunların yanı sıra tabu, monopoly, scrabble gibi gençliğin ilgisini çekecek oyunların da oynanacağı bir tür modern kahvehane gibi düşünmüştü. Eş dost, boş gezen gençler gelir, çay kahve , tost vs. satarım, iyi kötü bir şeyler kazanır, ara sıra onlarla beraber bende oyun oynar, neşeli biraz daha fazla paralı bir emeklilik yaşarım diye düşünmüştü. Ama kazın ayağı öyle değildi, masraflar bitmek bilmiyor, gelen eş dost ziyaretleri gittikçe seyreliyor zaten yeterli de olmuyordu.

Ödediği yüksek kirayı bile çıkaramıyordu. Gazeteye ilan vermişti, devretmek istiyordu. Bunca yıl memuriyetten sonra burada daha fazla çile çekmenin anlamı yoktu. Zararın neresinden dönülürse kârdı.

Parkta şöyle bir yürüdü. Şimdilerde ne güzeldi burası. Daha iki yıl önce burada alkolikler sabahtan içmeye başlarlardı. Ama akşamüzeri gelen genç sevgililer bu alkolikler veya diğer başı bozuklar tarafından rahatsız edilmezlerse –ki bu olasılık daha fazlaydı- güneşin batışını izlerler gizlice yasak bir şey yapmanın dayanılmaz cazibesi ve ürkekliğini yaşayarak öpüşürler, denizi seyrederlerdi. Çoğunlukla arabalarından pek inemezlerdi. Belediye buradaki eski asırlık ağaçları korudu. Yeni taze fidanlar dikti. Pembe yada solmuş kırmızı da diyebileceğimiz parke taşlarından küçük yürüyüş yolları yaptı. Sağı solu toparladı, bol bol çim ekti. Birkaç tane çocuk oyun parkı yaptı. Ortalarda bir yerde içinde çeşitli balıklar olan, küçük bir havuz da yaptı. Bu havuzu hercai menekşelerle çevirdi. Ortasına fıskiyeler koydu. Kısacası burayı güzel bir şehre yakışır bir hale getirdi. Mümtaz Bey bu havuza doğru yürüdü, bir süre balıkları seyretti. Geri döndü. Denize yakın bir yerdeki banka oturmak üzere ağır adımlarla düşünceli düşünceli ilerledi. Gazete ilanı dolayısıyla birkaç kişi kahveyi almak için telefon etmiş, ama istediği parayı çok bulup dörtte birini yada daha azını teklif etmişlerdi. Canı çok sıkkındı, tüm emekli ikramiyesini heder etmeye niyeti yoktu, biraz daha bekleyecekti. Fakat o ablak yüzlü yok mu, o her zaman üç dört günlük pis bir sakalla gezen, kısa boylu, şişman, çok bilmiş, bu işlerin piri olduğunu iddia eden üçkağıtçı. İşte  o uğramıştı bu sabah. Devret bana demişti,istiyorsan ortak yapalım. Nargileci iş yapar bu cadde de gerisi hikaye demişti. O sahtekarla ortak olmazdı, zaten nargileden de nefret ederdi. Devretseydi olacağı da biliyordu. O çok bilmiş ucuz yoldan bir iki değişikle nargileci yapacak, şaşaalı bir isim koyacaktı. Sonra da Antalya’da ne kadar pis iş yapan arkadaşı varsa hepsini çağıracak-o kadar çoktular ki-her akşam mekân dolu olacaktı. Pahalı cipler, son model lüks arabalar yolun kenarına park edecek, trafik polisi de onlara bir şey diyemeyecekti. Bunlar aslında Mümtaz Beyi ilgilendirmiyordu, caddenin güvenliğinden o sorumlu değildi. Ama bu ablak yüzlü ilk fırsatta mekandaki o kalabalığı görüp aldanan buraların yabancısı birine yağlayıp ballayıp iyi bir kâr yaparak satacaktı. Onun kazandığı para da Mümtaz Beyi ilgilendirmiyordu. Orayı büyük ümitlerle alıp en geç iki hafta sonra derin bir hayal kırıklığına uğrayacak zavallıyı düşünüyordu. İşte bu yüzden şimdiye kadar en iyi parayı veren ablak yüzlüye devredip onun kötü emellerine alet olmak istemiyordu. Aslında onun bir suçu olmayacaktı, o en fazla parayı verene devredip, kendi yoluna gidecekti. Ama vicdanı bir türlü bile bile lades demiyordu.

Bir banka oturdu. Denize baktı. Harika, enfes, müthiş… duygularını ifade edecek sözcük bulamadı. Her şeyi unutmuştu. Karşı kıyıda denizin güzelliğini seyretmeye gelmiş, tekrar geri dönmemeye kararlı gibi dimdik, kendi güzelliklerinin farkındalığını göz ardı etmeden gururla yükselen dağlar vardı. Deniz, balık pulu gibi yayılan küçük,  çok küçük kıpırtılarla grinin tonlarını sergiliyordu. Çok az mavinin de etkisi görülüyordu denizin renginde. Güneş yeni batmıştı. Bir taraf hala güneşin gitmesini kabul edememiş gibi onun sarı kırmızı parıltılarını yansıtırken, diğer taraf daha koyu griye çalan rengiyle gökyüzündeki kara bulutlardan duyduğu üzüntüyü ifade ediyordu.

Manzara nefesini kesmişti. Şimdi buraya şövalesini kurup tüm bu güzellikleri resmetmeli, onu sonsuza taşımalıydı. Hatta hayal gücünü kullanıp dağlarda yiyecek bulamamış, buralara kadar gelmiş daireler çizerek yeryüzünü tarayan bir kartal eklemeliydi bu resme. Acaba kışın iyice soğuk havalarda gördüğü gökyüzünde daireler çizen, yiyecek arayan bir kartal ne düşünürdü. Göklerin hakimi bu yırtıcı kuş, insandan başka onu tehdit eden hiçbir şeyin olmadığı bu hayvan, aç aç bu şehrin üzerinde süzülürken neler düşünürdü, kim bilir? Kartalı bıraktı, resme döndü. Okulda iken tüm resim öğretmenlerinin en sevgili öğrencisi idi. Çok yetenekli olduğunu söylüyorlardı. Ama hayat şartları ağır basmış, ressamlığın karın doyurmayacağına inanmış, memuriyete geçmişti. Kendisinde bir sanatçıda olması gereken o asi, korkusuz, muhalif ruh yoktu. Sonraları bunu kabul etmişti. Ama şimdi onun sanatçı olmak gibi bir iddiası yoktu. Sadece ve sadece sakin, dertsiz, duru bir kafayla gördüğü güzellikleri tuvale dökmek istiyordu. Bunca yıl sonra kendisi için de bir şeyler yapmalıydı, yalnızca kendisi için. Kaç yıl daha yaşardı ki,devredecekti dükkanını o ablak yüzlü sahtekara. Daha sonra olacakları zaten kimse bilemezdi. Başka biri orayı değerinden fazla verip alırsa kendisi suçlu sayılmazdı. Ona ne idi. Bundan sonra kendine zaman ayıracaktı, istemeden de olsa satacaktı ablak yüzlüye. Resim yapması için berrak bir bilince ihtiyacı vardı, çekle, senetle, alacaklıyla artık bu yaştan sonra uğraşamazdı. Satacaktı satmasına ama hangi vicdan huzuruyla resimlerini yapacaktı. Bir iki ay sonra oradan geçerken dükkânı ablak yüzlüden devralmış kişinin yüzündeki umutsuzluğu göreceğini hayal edip, nasıl resim yapacaktı? Hayır! Satmayacaktı ona, az da verseler başka birine verecekti, işlerin kötü olduğunu da söyleyecekti. Bu şekilde kimseye satamaz ise içindeki malzemeleri en geç bir ay içinde satıp, maddi olarak zarara uğramış ama vicdanen temiz bir iş yapmış olacak ve gördüğü tüm güzellikleri derin bir iç huzuruyla tuvale dökecekti.

 

 

 

 

Avatar

Latest posts by Mustafa Mert (see all)

Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.