-Günaydın meleğim!
-Günaydın anne.
-Kahvaltı hazır dereotlu poğaça ister misin?
-Diyetteyim!
Ağzına sıçtığımın evi. Normalde kahvaltıda yemeye ekmek bulamam diyete başladığım gün dereotlu poğaça ne ki en bol yıldızlı otellerinkine taş çıkaracak açık büfe kurmadıkları kalır mutfağın ortasına. “Kalk kızım bugüne de nasip değilmiş diyet, göm bir hamur oh mis gel kendine. Yok lan sonuçta yarın da gözleme yapar bu kadın kahvaltıya, sonraki gün kim bilir neler! İyisi mi yeme, hakim ol lan kendine hayvan! Hayvan gibi oldun her gece tok karna diyet kararı alır oldun !” diyerekten kendimi rencide ederken kahvaltı masasına gelmişim bile. Kız kardeşim de diyette, gitmiş müsli almış bize; sanki meyvelisinin tadı dereotlu poğaçayı solda sıfır bırakıyormuş gibi gerzek bir edayla: “Meyvelisi kalmamıştı bunu aldım abla tadı hiç güzel değil” demez mi! Gel de çıldırma. Allah razı olsun canım ya.
Ben de önümdeki ne halt olduğunu bilmediğim musliden bir kaşık alıp tadıyla içimde türbülansa girdim. Kenan Doğulu’dan “depremlerde yine yüreğim yangınlar çaresiz” çalıyor tabi fonda. Dedim içimden “Allah’ım ben sana inanıyorum varlığından sual olunmaz diyorum ya ondan bunu yapıyorsun bana. Feminist/anarşik ateist ablalardan biri kilolu değil, kilolu olanların da kiloları kimsenin umrunda değil, ayıptır yapma!” Poğaçaların gözümün önünde gerçekleştirdikleri striptiz şovları umursamadan o an masadaki kimsenin alaka göstermediği, pazar kahvaltılarına poğaca ve böreklere dekor oluşturması için konan domates ve peynirden biraz araklayıp kalktım masadan. Ben onları yiyince babam da domatese ayıp olmasın diye mi, artık ben kendimi iyice ucube hissetmeyeyim diye mi bilmiyorum tam nedenini, iki parça domates attı ağzına. Teşekkürler Türkiye!
Ben zaten daha dün gece kitabın sonunu merak ettiği için gece saat ikide uyumuş ve kitabın sonu beklediği gibi çıkmayan bir harabeydim ya harabe tabi. Ne demek okumaktan gözüm şaş olsun kitabın sonu bir şeye yaramasın! Ne demek en sevdiğim yazarlardan biri beni hayal kırıklığına uğratsın! Bu sinirle uyumuş bambaşka bir sinir harbine uyanmıştım. Allah yardımcım olsun. Zaten doymamıştım, gözüm başım patlamak üzereydi ki babam çağırdı:
-“ Berivan bugün annenle çıkın da kolejlerden fiyat alın.”
-“Ya ben bugün dışarı çıkmayacağım için gece saçımı yıkadığımda kurutmadım, kendiliğinden kurudu diye götü kalktı hepsi tepemde toplandı baksana.” diyemedim tabi. Daha önceki gün babam tarafından sorumsuz abla olmakla suçlanmıştım. “Tamam, gidiyos zaten ya” dedim ukala ukala. Küçük kardeşim liseye geçti ona okul bakma işi ben ve annemde tabii. Ben ne alakaysam sanki 23 değil 13’tüm halen. Millet ailesinin gözünde hep çocuktur ben kendi gözümde hep o kundaktaki minik bebeğim. Allah da vermiyor benim belamı işte. Yok git okulla fiyat görüş, yok git işe gir, çalış. Asıl konu iş meselesi tabi ondan bu afra tafram.
Tarih mezunuyum ben çaktınız şimdi mevzuyu? Niye sıyrık kafam, taşlar yerine oturdu mu? Mühendis olsam takar mıyım lan 1.72’ye 65 kiloyu! Uğraşacak bir şey yok, çalışayım desen iş yok, öyle rahat sektör yani. Serbest meslek dedikleri yok mu? Heh bu meslek o meslek. Öğrenciyken her şey yolundaydı. Her 10 kişiden 15’i İstanbul ve Marmara’da okuduğu için “Mimar Sinan’da okuyorum.” demek epey fiyakalıydı. Sokayım fiyakasına! Neyse ağır konuşmuyorum sağ olsunlar formasyon da verdiler daha bir vasıflı amele olmam için. “Bir meslek vardır, bir de amelelik vardır” derdi buyuk dayım. O da tarihçi. “Dershanede, okulda ücretli öğretmenlik ameleliktir, yapma.” der halen. Ya ne yapayım paşa paşa saati 8 TL’ye çalışacaktım. Yarın da gidip İlçe Milli Eğitim’e kendi rızamla “ırzıma geçebilirsiniz, izin veriyorum.” dilekçemi verecektim. Biri der “mağazacılık yap parası çok iyi.” Biri der “bankanın bilmem ne sınavına gir” ulan o zaman ne diye tarih okudum yani lise mezunu da mağazada çalışıyor sonuçta.
Millet iş bulma hastası olmuş ‘ASLINDA X MESLEĞİNİ YAPSAN DAHA İYİCİLER’ sardı dört yanımı. Şimdi bir semt adı Kurtuluş yani. Ne yapsam susturamıyorum. Aslında diye başlıyor lafa “şu firmanın bilmem ne departmanında şu işi yapacak eleman arıyorlar, az biraz İngilizcen olsa kaparsın, maaşı da 3000 TL” Sende İngilizce de var ne bok yemeye halen asgari maaşla çalışıyorsun o zaman göt! diyesin gelse de “yok ben o işi yapmam.” çıkıyor ağzından sadece. Sanane lan it! Sana mı kaldı benim nerde çalışacağım sen önce kendi karnını doyur!
Tüm bu hayvanatların yanında bir de ‘İŞ OLMUŞ BİTMİŞKEN, YAPACAK BİR ŞEY YOKKEN ORTALIĞI BULANDIRICILAR’ tayfası var. Bunlar genellikle akraba familyasina mensup hayvanatlardır. Çıkış noktaları ve felsefeleri “e sen niye hukuk okumadın ki anlamadım?” cümlesidir. Sorgu sual onların işidir ve bir milyon kere de “çünkü ben sözelciyim” cevabını alsalar bir milyon birinci kez yine aynı soruyu sorarlar. Araştırma ruhu ve miksercilik sarmıştır bu türün tüm hücrelerini. Bu ana kadar karşılaşmadıysanız hayata dair neler bildiğinizi bir daha gözden geçirin derim.
Neyse bu kadar hakaret yeter kendimden soğudum; ama ben utanmıyorum bir genç kadının küfür dağarcığı ve küfür kombinasyonlarını bu denli geliştirenler utansın. Girin yerin dibine! Allah’ım sende de var az biraz suç; beni değil, çevremdekileri çok başıboş bıraktın. Biliyorum, biliyorum hep bana duyduğun sevgiden hırpalıyorsun beni. Ayı, yavrusunu severken öldürmüş biliyorum, haberim var. İnsanlar kötü şeylerle karşılaştıkları zaman inançları zayıflar, benimki güçleniyor. Sırf bu yüzden bile Allah’ın olduğuna inanabilirim. Daha doğrusu inanana da inanmayana da bahane çok ya öyle didik didik etmek istemiyorum bu konuyu. Şu an vazgeçtim.
Annem lağımcı bile olsam şüphesiz gurur duyardı benimle. Ondan yana sıkıntı yok. Peki ya babam. Aman Tanrım babam ya babam. 5 boyutlu korku filmi gibi onunla benim yaptıklarım hakkında konuşmak. Adam cinnet geçiriyor ya. “Benim kızım nasıl tarih okur” tribinde. (Kendisi Avusturya Arşidüküdür de) Açıktan söylemez hiç, söylese… Söylese de değişen bir şey olmayacak ya neyse ben kendimi hep “ah ulan açık açık söylesen vericem sana cevabını” gibi cümlelerle avutuyorum. Nasıl olsa söyleyeceği yok blöf yapıyorum kendi kendime işte. Niye açıkça söylemeyip laf sokarak beni çileden çıkarma zevki dururken söyleyip kavga çıkarsın ki. Ama bir gün ona dönüp “o zaman bayılsaydın paraları özelde Siyasal Bilimler okutsaydın” diyeceğimi biliyorum, en azından umuyorum, ara ara aklıma geliyor da ben bu ihtimalin aklımın kıyısından bile geçmemesinden yanayım aslında. İşsiz olabilirim eyvallah da sürünerek de olsa birkaç sene daha yaşamak istiyorum.
Boğaziçi Üniversitesi, Tıp Fakültesi açsa ben oraya birinci sıradan yerleşsem o sene Boğaziçi dünyanın en ucube okulu olur babamın gözünde. Siyasal Bilimler okuyup okulu çift ana dalla bitirsem “bitire bitire Ahmet Davutoğlu gibi Boğaziçi’nde çift ana dal programı mı bitirdin adam olsa ondan olurdu” der ve beni tabi ki şaşırtmaz. Dedemin dediği gibi velhasıl-ı ‘kerem’ tükenmişlik sendromumu gözler önüne serdim.
Nasıl ki biriyle muhabbetiniz ilerledikçe size kazık atabilitesi ve atacağı kazığın kalınlığı, şiddeti, uzunluğu artıyorsa Allah ile irtibatınızda da bu böyledir. Ben serseri, inanç nedir bilmez bir ergenken, Allah’ın adını sadece sınav kağıtları önüme geldiğinde anarken hayatım daha yaşanılasıydı sanki. “Sanki” önemli burda. Hayatta ne yaparsanız yapın bir hata payı bırakın. Çok basit bir ii yapsanız da, çay bile dolduruyor olsanız bir dudak payı bırakın. Neme lazım taşırken elinizi yakarsınız, aklım kalmasın.
Debeleniyorum evde deli gibi. Bitmez derdim benim, az önce beni mutfakta kıstıran kardeşim “keşke müsli yerine yulaf ezmesi alsaydım ya” diyerek katlini vacip kılmıştı bile ama Allahtan sükuneti huy edinmiş biriyim ses etmedim pek. Her şeyin istemediğim kadar ters gittiğini düşündüğüm anlardan birinde tekli koltukta 24 saatlik siestamı gerçekleştirirken Twitter’dan haberleri takip ediyorum. Yine istemediğim kadar savaş fotoğrafı yığılıyor önüme. Sanki insanların parça parça etlerini, patlayan beyinlerini görmesek vicdanımızı kaybedeceğiz. Bu da başka bir istismar türü. Ama işe yaramadığını söyleyemeyiz ha ne dersiniz?
Orda kendi toprağında iğreti muamelesi gören insanlar var, görüyorsun. Orda kendi toprağında katledilen, doğduğu evden sürülen insanlar var, görüyorsun. Orda kendi toprağında tecavüze uğrayanlar, buna seyirci kalmak zorunda kalan babalar, kocalar, kardeşler var görüyorsun. Orda kendi toprağında kendi insanının sayısı, asker sayısının yanında devede kulak kalan insanlar var, görüyorsun, göreceksin, duyacaksın! Kafanı kuma da soksan çıktığın yere geri de girsen duyacaksın o insanların çığlığını! Çıkışın yok! Dünyadaki en sessiz feryadı rızanla olmasa da dinleyeceksin! O zaman dönüp diyeceksin ki kendine:
Ben senin dert dediğin işsizliğine sıçayım!
Mezun olduğun/olamadığın okula da sıçayım!
Babanın senden memnun olmamasını gam edinmene ekstra sıçayım!
Başlarım diyetine, kilona! Senin egonu sarkan bacaklarından tutup camdan sarkıtayım!
Rahatladın mı? Yok!
Utandın mı? Yok!
Siktir git şimdi diyet yemeğin için marketten eksik malzemeleri al… Köz için uygun patlıcan bulamayınca gel eve “Allah’ım neden bütün aksilikleri bana nasip ettin” edebiyatı yap, siktir ol git!