Tem 1, 2019
317 Views
0 0

Anlam ne anlama gelir?

Written by

Sileni alcibiadis ya da diğer bir ifadeyle yarı insan yarı keçi bir tanrı. Erasmus bu tanrının hakkında deliliğe övgü isimli kitabında şöyle bahsediyor.
…Durum şu ki Alcibiadesli Silenus gibi,insana dair bütün olup bitenlerin her biri birbirinden çok farklı yerlerde duran iki yüze sahiptir;hatta öyledir ki ilk başta ölüm gibi gözüken şeyin üzerine gidildiğinde aslında yaşam olduğu keşfedilebilir.İlk bakışta güzel görünen şey aslında gerçekten çirkin olabilir,açıkça zengin gibi duran kişi herkesten daha yoksul …

Uzun lafın kısası,Silenus’a baktığınızda,her şeyin aniden tersine döndüğünü görürsünüz.

Erasmus burada kavramlardan ve bizim onları nasıl yorumladığımızdan ziyade ,kavramları yanlış yorumlayabileceğimizden bahsetmiştir.Gerçekten de dışarıdan baktığımızda görünen ve ön yargı ile yaklaştığımız,uzaktan zihnimizde anlamlandırdığımız çoğu şeyin yanlış olduğu bir gerçektir.
Fragmanlar isimli eserinde Herakleitos ‘‘Pek çok insan karşılaştığı olaylara önem vermediği gibi kendilerine o olayların ne öğrettiğinin de farkında olmaz.Buna rağmen öyle sanırlar’’ sözünü söyleyerek Erasmus’u destekler gibi gözükmektedir.Yani erasmus farklı şeyleri olabileceğini olayların ve kavramların insanların sandığı gibi olmadığını söylerken Herakleitos bir çok insanın bu yanılgı içerisinde olduğunu dile getirmiştir.Peki nedir bu kavram dediğimiz şey? Sözlükte kavram bir nesnenin, bir duygunun ya da düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, anlamı, anlam yükü olarak tanımlanmıştır.

Kavramları aslında ilk iletişim kurmaya başladığımız yıllardan beridir oluşturduğumuz bir anlaşma ve ortak bir düşünce olarak ele alabiliriz.İlk insanlar sesler çıkarak ve resimler çizerek iletişime başladılar daha sonraları ise yazıyı icat ederek yani sesleri somutlaştırarak iletişimlerini kalıcı kılmak ve ilerisi içinde bunu kolaylaştırmak gibi olağanüstü bir süreçten geçtiler.İnsanlar birbirleri nasıl anlaşabildiler sorusu ise bizi nesnelere verdiğimiz ortak tepkilere götürüyor.

Yani onlara yüklediğimiz ortak anlamlara..
Nesnelere isim verme ve isim verdikten sonra o isimlerin içlerini doldurma işlemlerinden sonra ise o nesnenin bizde uyandırdığı anlamı yani kavramı benimseyerek davranışlarımızı değiştiririz. Kavram derken burada bahsettiğim şey her şeydir.Kullandığımız her sözcük,her sembol bunun içerisinde yer alır.
Nesnelere isim verme konusunda çeşitli yorumlamalar mevcut (İlk baştan beri biliniyordu ilahi bir güç öğretti, sesler birleşerek harflere oradan da kelimelere dönüştü toplumlar bunu değiştirerek ilerletti vs.) ama bir şekilde oluşmuş olması ve bizim bunları kullanıyor olmamız onların oluşumunun gerekli olduğunu anlamamızda kafi derecede yeterli olmaktadır,bu bize verilen dilin büyük lütuflarından birisidir.

Fakat bu isim verdiğimiz nesneler,olaylar hatta kişiler tek başlarına bizim için bir öneme sahip değildirler.Peki biz isimleri nasıl anlamlandırırız?

Cevap kolay öğrenerek.İnsan isimli varlığın diğer varlıklardan farkı ve en önemli üstünlüğü aynı zamanda medeniyetimizin bu kadar ileri olmasında en büyük payı olan öğrenme ve öğretme ile.Çabuk öğreniyoruz beynimiz buna elverişli ve öğrendiklerimizi gelecek nesillere aktararak sahip olduğumuz tüm bilgiyi ileriye aktarıyoruz.Hangi varlık –bizden başka bunu yapıyor düşünsenize.Bir baba,anne düşünün ki çocuğuna bir şeyler öğretmeyen,ona tabiri caizse ön ayak olmayan onlara tecrübelerini aktarmayan.

İşte biz isimleri ve onlara yüklediğimiz anlamları kaybetmeden yüzlerce yıldır bu şekilde buraya kadar geldik.Bir örnekle bu konuya şöyle açıklama getirmek istiyorum(Elbette tam anlamını karşılamayacaktır).
Yemek yapmak için bir kap,uygun malzemeler,bunları bir araya getirecek bir kişi ve aç bir insan lazımdır.Burada bahsi geçen tencereye nesnelere verdiğimiz isimler olsun.Nihayetinde boş bir tencere içinde yemek olmadan aç bir insan için hiçbir zaman faydalı bir şey olmaz.İçine doğranan malzeme ve ortaya çıkan yemek ise o isimlere verdiğimiz anlamlardır.Bir araya geldiğinde hoş ve lezzetli işe yarar bir yemek olur diğer türlü tek başlarına tam anlamı ile yine aç bir insan için bir faydası olmayan bir şeydir.

Bunları bir araya getirenler ise yeni nesile yani aç insana bunları öğreten kavramları aşılayan insanlardır.Aynı zamanda bunlar için bir çabalamak söz konusu olmalıdır.Kalkmak tencere ve malzeme bulmak ve yemek yapmak gerçekten emek ister.Bu yüzdendir,zor elde edilen şeylerin bizim için daha fazla anlam içermesi.Ne kadar çaba o kadar anlam.
Fakat her şeyde olduğu gibi bu durumda da bir tehlike söz konusu olmaktadır.Tekelleşme.Yani insanların kavramlara yükledikleri anlamlar bir süre sonra yorumlanmaz ve sorgulanmazlar ise aynen kabul edilir hale gelir,Erasmus ve Herakleitos’un bahsettiği tehlikeli süreç başlamış olur.Bu durumdan nasıl kurtulabilinir? Taklit etmekten öteye nasıl gidilebilir?

M.Heidegger  Düşünmek ne demektir isimli yazısında şunları diyor.
-Öğrenme yakınlık gerektirir,öğretme ise öğrenmeden daha güçtür.Peki neden? Çünkü öğretme öğrenmeye izin vermeyi gerektirir.Öğretmek için öğretmeye izin vermeyi öğrenmeliler.

Kimler bunlar;Anneler,Babalar,Öğretmenler ve diğer bilge insanlar.Yetiştirdiğimiz yeni nesile evet kavramları ve bunları öğretiyoruz ama öğrenmelerine izin vermiyoruz.Kendi seçtiğimiz doğruları onlara sanki doğruymuş gibi öğretme ukalalığına kalkışıyoruz.Toplumlarda benzer insanlar elbette olabilir ama aynı şeyleri düşünen,bir konuda aynı yorumu yapan,farklı bakış açısına sahip olamayan kişilerin sayısı arttıkça elbette bu çok tehlikeli bir hal alabilir ve alacaktır.
Burada bizim için bugüne kadar bir anlam ifade etmeyen bir kavram ortaya çıkıyor.Düşünme kavramı.Ancak bu yolla kurtulabiliriz peki nedir bu düşünme?
Bir insan çok büyük bilgiye sahip olabilir fakat bu bilgiyi kendi kendine düşünerek işlememiş ise bu bilgi kıymetsizdir der Schopenhauer.

Burada bahsetmek istediği okurların okudukları kitapların yazarlarının düşüncelerini fazla kabul görmesi sonucunda bireyin özgün düşünce oluşturamaması tehlikesidir.Okuduklarımız bize sadece o yazarların yorumlarını anlatır tıpkı dünyaya geldiğimizde önümüze sundukları her fikir gibi.Onları düşünerek kendimizce anlamlandırmamız ise çok önemlidir.Tanrıya inanıyorsanız şunu asla unutmayın,Tanrı düşünmemizi istediği için düşünmemizi istedi.

Immanuel Kant ise şu sözleri ile kavramlarımızın,onlara yüklediğimiz anlamaların ve düşüncelerimizin özgünlüğü konusunda ‘‘Kavramlarımızı ne kadar yüceltip duyumsallıktan arındırırsa arındırsın gene de onlar her zaman temsili tasarımlara bağlı olacaklardır ki onların özgül belirlemesi başka türlü tecrübeden çıkarsanmayan bu kavramları deneysel kullanım için elverişli hale getirmektir’’bize ait olmadığını belirtmektedir.Bu o kadar da kötü bir şey değildir çünkü zaten tüm bilimler birbiri üzerine eklenerek yeni kavramlara dönüşürler.Bir şeyin daha önce bulunmuş olması onda keşfedilecek bir şeyler kalmadığı anlamına gelmez.
Bunların başında ise sorgulama gelir.Sorgulamak bir düşünceyi,kavramı bize dayatılan biçimde değil de eleştirisel bir bakış açısı ile ele alarak yeniden yapılandırma süreci sonucunda anlamlandırma olarak tarif edilebilir.Sorgulamak eleştirisel bir bakış açısı gerektirir.Erasmus ‘‘Eleştiri kendimizi eleştirinin nesnesinden farklı bir yerde konumlandırmamıza olanak sağlar.Ama aynı zamanda eleştiri yapanlara konudan uzaklaşmak gibi tehlikeli bir rahatlık sağlar’’ şeklinde bir yorum getirmiştir.

Konuyu toparlayacak olursak kavramlar ve bize öğretilen her şey birer aldatmaca ve yalandan ibarettir.Çünkü bize öğretilenler ağacın içinde yaşayan birer kurttur biz onlarla yaşarız ama ancak bizi yiyip bitirdiğinin farkına varmayız.Düşünce sistemimiz artık özgün bir şey üretmekten ve taklit etmekten öteye geçmediğinde durumu anlarız yani çürüyüp kurumaya başladığımızı,ancak iş işten çoktan geçmiştir.Bize öğretilenleri sorgulayarak,eleştirisel bir bakış açısı ile ele alarak tekrar öğrenmek ise o kavramların gerçekten bize ait olduğunu gösterir ve anlamının gerçekten bizim için öğretilmiş anlamlardan farklı olduğunu anlamamızı sağlayarak öğrendiğimiz şeyin bizim için anlamını değerli kılar.
Ne yazık ki dünyanın hiçbir döneminde insan ırkının bu kadar tekelleştiği bir dönem daha olmamıştır.

Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok

(Ömer Hayyam)

Article Categories:
Psikoloji

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.