Kayıt Ol
Nis 29, 2019
227 Views
0 0

Aristoteles’in Yaşamı, Temel Düşünce ve Öğretileri

Written by

Aristoteles: platon’un öğrencisi, yüce dahi, ilk adamakıllı bilim adamı

mö 384 – mö 322 yılları arasında yaşadı. daha 17 yaşındayken akademia’ya gönderildi. orada 20 sene kaldı. akademia, bilgileri papağan gibi tekrar eden öğrenciler değil, düşünen, sorgulayan kişiler yetiştiriyordu. bu nedenle başlangıçta aristoteles ona hayransa da, sonra kendi yolundan gitmiştir. platon’a sevgisi hiç bitmemiş idiyse de “benim için hakikat daha azizdir” diyerek platon’un dediklerini hakikat saymadığını anlatır. 

zengin bir aileden geldiği söylenir. parmaklarına yüzükler takan, saçını modaya uygun kestiren, ayağında sandaletiyle hafiften züppe biri izlenimi verir. zaten rafael’in o ünlü tablosunda şık giysiler içinde (yani o döneme göre şık) görülecektir. 

platon öldükten sonra akademia’nın başına kendisi değil de sırf platon’un akrabası olduğu için speusippos (daha sonra sinop’lu diogenes tarafından kalabalık ortasında madara olacak ve bunu kendine yediremeyip intihar edecektir) geçti. haksızlığa uğradığını düşünen aristo, atina’yı terk etti. atina’ya çok sonra tekrar geri döndüğünde lykeion adında bir okul kurdu. bunu türkçeye lise diye çevirenler falan da çıkmıştır ama bu okul bir üniversiteye akademia’dan daha çok benziyordu. ayrıca tümüyle farklı konular işlenmiştir. akademia’da daha çok metafizik, ahlak, siyaset gibi konular görülürken; lykeion’da mantığa ve bilimsel araştırmalara ağırlık verilmiştir. aristo, büyük iskender’in de hocalığını da yapmıştır. sonraları iskender, neredeyse bütün dünyayı fethettiğinde, helen kültürü de her yere yayılmıştır. öyleki yeni ahit yunanca yazılmış. yalnız o zamanki batı dünyası tarafından çinhenüz bilinmediği için olsa gerek, iskender çin’e dokunmamış. neyse, bu bilgi ne işinize yarayacak, biz işimize bakalım.

ne diyorduk? ha, helen kültürü yayılmış, doğal olarak aristo felsefesi de sınırların bayağı bir ötesine gitme fırsatı bulmuştur. arap dünyası aristo’ya bayağı merak salmış, ünlü islam alimleri ibn sina ve ibn rüşd tarafından incelenmiştir. avrupa orta çağ karanlığında dolaşırken islam imparatorluğu belki de altın çağını yaşıyordu. daha sonra aristo felsefesi islam dünyasından tekrar avrupa’ya gidince inanç-akıl arasındaki çekişme ve kimin kimden üstün olduğu önemli bir sorun haline geldi. sonra aquinolu thomas bu sorunu çözmeye çalıştı: akıl elbette kendi kanunlarına göre hareket etme özgürlüğüne sahip olmalıydı, ancak inancın sınırları dahilinde. inanç olmadan akıl bir hiçti. thomas, daha sonraları da aristo’yu hristiyanlığa katmıştır. (bkz: ortaçağ felsefesi)


atina halkı kültürsüz makedonyalıların egemenliğine karşı uzun zamandır kin besliyordu. makedonya imparatorluğu yüzünden atina’nın da içinde bulunduğu bağımsız şehir devletleri ona bağlanmıştı. iskender’in ölmesinin ardından aristo’ya çemkirmeye başladılar. aristo, makedonya’da doğduğu ve kralın en büyük evladının eğitimiyle ilgilendiği için maalesef makedon karşıtı havanın kurbanı oldu. başka dayanaklar bulunmadığı için onu tanrıtanımazlıkla suçladılar. kendi deyişiyle: “atina’yı felsefeye karşı ikinci kez günah işleme durumundan uzak tutmak için” gitmiştir. sonra da bir mide rahatsızlığından öldüğü söylenir.

Bilim adamı kimliği

aristoteles’i deneyci olarak tanımlamak sanırım yanlış olmaz. tüm bilgilerimizin duyularımız ve deneyimlerimiz yoluyla oluştuğunu söylüyordu. belki de babasının makedonya kraliyet ailesinde hekim olması aristo’yu bilime ve biyolojiye iten bir sebep olarak görülebilir.

aristoteles dev bir entelektüel heykel gibi, antik çağa damgasını vurmuştur. mantık, dil, sanat, etik, siyaset, yasa, tarih, psikoloji, fizyoloji, zooloji, biyoloji, botanik, kimya, astronomi, mekanik, matematik, felsefe, hareket, zaman, metafizik, bilgi… aklınıza gelen hemen hemen her konuda araştırma yapmıştır, hepsine ilişkin kesin bir söylevi bulunur. her şeye karşı doyumsuz bir merak duyan bu bilim adamı, sahip olabileceği tüm nadir yazıları satın alıyordu. böylece dünyada kendi özel kütüphanesine sahip olan ilk kişi oldu. bilimin yavaş yavaş, aşamalı bir şekilde ilerlediğini biliyordu. bu sebeple kendisinden önceki kişilerin araştırmalarını okumuş, kafasına yatanları kendi araştırmalarına katmış, kütüphanesini zenginleştirmiştir. “nasıl” sorusunu bilim cevaplarken, “neden” sorusunu felsefe cevaplar. inanıyordu ki “bütün insanlar doğaları gereği bilmeyi arzular”. çünkü eğer en doğrusunu ararsak her birimiz zihinlerimizde tanımlanmalıydık ve hayat “zihin etkinliği” idi. “bilim bilim içindir. daha yüksek bir amacı yoktur, anca merağı tatmin eder” diyerek beni benden alan filozoftur ayrıca.

bitki ve hayvanları sınıflandırmaya bayılırdı. katıldığı yarışmalarda “boş zamanlarınızda ne yaparsınız?” sorusuna karşılık “bol bol sınıflandırma yaparım” derdi. zoololoji üzerine çok ayrıntılı ve fazla araştırma yapmıştır. birçok hayvan türlerini ve onların üreme tekniklerini, beslenme biçimlerini, yerleşimlerini ve davranışlarını incelemiştir. bu incelemeler uzun, kesin ve şaşırtıcı ölçüde gerçeğe yakındır. hatta bazıları 19. yüzyılın ortalarına kadar yeniden keşfedilememiştir. böyle de büyük adamdı aristo. ama o kadar kusur kadı kızında da olur dercesine yüzeysel gözlemleri de vardır. örneğin hayvanları karada, havada, suda yaşayanlar diye; bitkileri ağaçlar, otlar, çalılar diye sınıflandırmıştır. 

aristo’nun geriye kalan bir bütün halinde eseri bulunmuyor. bunun yerine bir yığın notları var. daha sonra bu notlar birleştirilerek kitap haline getirilmiş. örneğin, metafizik böyle bir eser. bundan dolayı, bazı bölümleri alakasız, bazı yerleri çelişkili, açıkça kavranabilir bir ilerleme sunmayan, tekrarlarla dolu bir kitap çıkmış ortaya. tabii bundan dolayı aristo’yu suçlamak abes olur takdir edersiniz ki… (‘metafizik’ başlığını bile notları düzenleyenler atmış, diye de duyduydum.)

aristo’ya göre mitolojik hayvanlar biyolojinin konusu olmadıkları gibi, biyolojik metinleri de manzumeler şeklinde yazmak anlamsızdır. üslubunun biraz da bundan dolayı kötü olduğunu söyleyenler çıkmıştır.

yine sözlükte okuduğuma göre kendisi okun havada nasıl hareket ettiğine bir açıklık getirmek istemiş. demiş ki, ok havada giderken, önündeki hava arkasına geçer ve arkadan bir kuvvet uygular. ok da bu sayede hareket eder. bu mantıkla havasız bir ortamda okun gitmeyeceğini düşündüğünü çıkarabiliriz. o zamanlar hava pompası falan da olmadığı için bunu deneyememiştir tabi kendisi.

bir de farklı ağırlıktaki cisimler, yere farklı hızlarla düşerler, demiş. ağır olan daha hızlı düşer hesabı. bu düşünce galilei’ye kadar gidecektir. bu adam, olayın ağırlıkla değil özkütleyle alakalı olduğunu, eğer havasız bir ortam oluşturulabilirse, aynı yükseklikten atılan bütün cisimlerin aynı anda yere düştüklerini söylemiştir. galilei’nin bir diğer değiştirdiği aristo görüşü ise, hareket eden bir cisme mutlaka kuvvet uygulanması gerektiğidir. aristo bu düşüncesini yukarıda anlattığım ok-yay hipoteziyle desteklese bile; galilei, kuvvet uygulanmadan da bir cismin düzgün doğrusal hareket yapabileceğini açıklamıştır.

Aristo tanrıyı kanıtlamak için de şöyle düşünmüş

şimdi, her hareket bir başkasının nedeni oluyorsa, her hareket sonucunda başka bir hareket oluşuyorsa, biz de bunu sonsuz geriye götürürüz. en sonunda hareket etmeyen bir hareket ettirici buluruz. bu kesinlikle evren dışındadır. çünkü içinde olursa onun hareketinin de bir nedeni olması lazımdır. demek ki o, ilk hareket ettiricidir, tanrıdır. aristo’ya göre, gök cisimleri de tanrısal bir doğaya sahiplerdi, onlar canlı varlıklardı ama hareketlerini tanrı sağlıyordu. dünyadaki hareketi ise yıldızlar ve gezegenler, yani o tanrı tarafından yönetilenler yönetiyordu. bu görüşler herhalde newton’a kadar gitmiştir.

3 tür mutluluk var demiş

1- arzu ve isteklerin olduğu hayat
2- özgür ve sorumlu bir vatandaş olunan hayat
3- bir araştırmacı ve filozof olunan hayat

aslında 3, 2, 1 gibi bir sıra yapsa da (o da platon gibi en yüksek mutluluğun bilmek olduğunu düşünüyordu) hepsi de olursa daha iyi olur demiştir.

bir de evrende ereksel bir amaç var diyerek tanrıyı bir kez daha kanıtlama girişiminde bulunmuştur bu zat. neymiş efendim, yağmur yağıyordu, çünkü bitki ve hayvanların büyümesine yardımcı oluyordu. yağmur damlalarına bile bir amaç yüklemiştir. doğanın bir amaca ve her ayrıntısının bir işleve sahip olduğundan emindi. doğada her şeyin bir anlamı bulunduğunu iddia ediyordu. “doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz”.

aristo’ya göre canlıları cansızlardan ayıran özellik pseuche denilen hedeye sahip olmalarıdır. bunu ‘ruh’ diye çevirmek biraz yanıltıcı olabilir. örneğin bir karidesin ruh sahibi olduğunu düşünmek tuhaf kaçar. ‘can’ kelimesi belki daha çok oturur buraya. ama aristo bunu yaparken de hiyerarşik bir düzen yaratır. en tepede insan, sonra hayvan, sonra bitki gibi… demek ki can’ında çeşitli güçleri ve melekeleri hiyerarşik bir sistem oluşturur.

yalnız, bu ruh konusuda aristo platon’dan biraz farklı düşünür. bir ruha sahip olmak, bir yeteneğe sahip olmak gibidir. yetenekli bir insanın yeteneği, onun bir parçası değildir; yeteneğini gösterdiği eylemlerin sorumlusudur. bunun gibi, yaşayan bir yaratığın canı ya da hayat kuvveti de kendisinin bir kısmı değildir, yaşama etkinliklilerinden sorumludur. “eee ne olmuş yani?” demeyiniz efendim, asıl bomba şimdi patlıyor: yetenekler, nasıl yetenekli insanlardan ayrı olarak var olamıyorlarsa, ruhlar da bedenlerden ayrı olarak var olamazlar. platon, ruhların doğumdan önce var olduklarına ve can verdikleri bedenlerin ölümünden sonra da hayatta kalmayı sürdürdüklerine inanmıştı. aristo’ya göre bu olanaksızdır. bir ruh, öyle tek başına hayatta kalmayı başaracak bir şey değildir. benim yeteneklerim, huyum yahut karakterim, benden sonra nasıl hayatta kalabilir? bunu düşünmek, yürümenin bacaklar olmaksızın gerçekleştiğini hayal etmek kadar saçmadır. platon, kafayı peynir ekmekle yemiş olmalı… (ben demiyorum, aristo diyor.) 

Gelelim Aristo’nun bilimsel araştırmalarına

genel olarak doğru şeyler yazmışsa da saçmaladığı da olmuştur. örneğin, “taş niye yere düşer?” sorusuna “doğal yeri yerdir”, “duman niye havaya çıkar?” sorusuna “doğal yeri göktür” gibi kıvırtma cevaplar verir. doğan çocuk, erkeğin özelliklerini alacağı için kadına “eksik bir erkektir” der. hadi bunu hoş görelim ama ulan bir yazısında demiş ki, “toprakta, suda, havada yaşayan canlılar olduğuna göre, diğer element olan ateşte de yaşayan canlılar olmalıdır. bunları bu dünyada gözlemleyemediğime göre, onlar ay’dadırlar.” yani neresinden tutsan elinde kalacak bir laf. aristo bunu ciddi ciddi yazmıştır.

Bilimsel araştırmalarına yönelik kendisine genelde 3 eleştiri yapılır:

1- aristo birçok kez aptalca şeyler yazmıştır. kendi gözlemlemeyip, başkasından duyduğu masalımsı şeyleri bilim diye yutturmaya kalkmıştır. bazıları vardır, aşırı saçma şeylerdir.

cevap: aristo elbet yanılmaz değildi. hiçbir bilimsel çalışma yanlıştan arınmış değildir. birçok yanlışının olması elindeki teknik donanımın çok az olmasıyla açıklanabilir. ama her şeye rağmen aristo’nun gözlemlerinde doğruların sayısı, o saçma yanlışlarının sayısından çok daha fazladır.

2- deneysel yöntemi kullanmamıştır. kaydettiği gözlemlerin çoğu amatörcedir, doğada yapılmıştır. laboratuvar olmadığı için kontrollü gözlemi tekrarlama, denetleme, doğrulama mekanizması yoktur. işlemler çok savruk yapılmıştır.

cevap: aristo’ya ilk adamakıllı bilim adamı demiştim başta. çünkü aristo bilimin açılışını yapmıştır. toplanacak, elemeden geçirilecek, kaydedilecek ve sistemleştirilecek aşırı bir bilgi bolluğu vardı. deneysel kanıtlar istenmiyordu. insanoğlunun iki bacağı olduğunu belirlemek için deneysel yönteme ihtiyacınız yoktur. tüm bilgiler için deney yapmak da gerekmez. aristo’nun yaptığı gözlemlerini kaydetmektir, hepsi bu.

3- ölçümleri niceliksel değil niteliksel yapmıştır. tartma, ölçme yapmamıştır. yorumları, bir bilim adamının kesin tanımlarından çok, meslek sahibi olmayan aceminin izlenimleri gibidir.

cevap: onun termometresi, ince ince kalibre edilmiş tartıları, kesin bir kronometresi olmamıştır. fakirliğinden değil, o zamanlar icat edilmemiştir (bkz: benim hiç kronometrem olmadı abi). ayrıca aristo, niteliksel bulgularını niceliğe çevirebiliyordu. örneğin “bu daha büyüktür, daha küçüktür” yerine “hayvanın boyu ayağının 6.5 katı büyüklüğündedir” gibi şeyler söylemiştir. her şeyden önce mö 300’lerde yaşamış birinden bahsettiğimizi unutmamak gerekir.

aristo’nun o antik götünü kaldırmak değildi amacım, şimdi kendisini de eleştireceğim.

Aristoteles’in yaşadığı yıllarda Yunan ve Makedon haritası.

aristo’ya göre bir şeyi bilmek için iki şeye gereksinim vardır

1- o şeyin nedenini bilmeye
2- başka türlü olmadığını, öyle olmasının zorunlu olduğunu anlamaya

cevap 1: şimdi ben enflasyon denen bir şeyin olduğunu biliyorum. ama neden olduğunu bilmiyorum. aynı şekilde 2. dünya savaşı’nın olduğunu da biliyoruz, ama nedeni konusunda tarihçiler hala tartışıyor. ayrıca hepsini geçtim, bu sonsuz bir geriye dönüş gerektirir. o şeyin nedenini bil, onun da bil, onun da bil…. ne lan bu!

aristo bunu önlemek için bazı şeylere ilk-nedenli falan demiştir. örneğin, “ineklerin boynuzu neden vardır? çünkü onlar diş konusunda yetersizdirler (demek ki dişleri oluşturan madde boynuzu da oluşturacaktır). peki inekler neden diş konusunda yetersizdirler? çünkü onların 4 midesi vardır. neden 4 mideleri vardır? çünkü inekler geviş getiren hayvanlardır. neden geviş getirirler?” işte aristo burada tıkanmış, “çünkü onlar inektir, geviş getirirler. bu onun özüdür.” ulan eşşek sıpası, ben de aynı şeyi başta söylerim o zaman: “çünkü onlar inektirler, boynuzları vardır, bu onların özüdür.” hee, şimdi ne yapacan? eğer neden bula bula sonuna kadar gitmişsen, geviş getirmenin de bir nedeni bulunabilir pekala.

cevap 2- zorunlu olması ise biraz abartma gibi geldi bana, başka şekilde de var olabilirler. tümevarım kesin bir sonuç vermez. örneğin aristo, “inekler mutlaka geviş getirmelidir.” gibi bir önerme atarsa ortaya, dünyanın farklı bir yerinde geviş getirmeyen bir inek de bulunabilir. o zaman ne olacak? (“o zaman ona inek demezler aslanım” gibi kelime oyunları yapmayın bana)

(aslında aristo’nun burada ne demek istediğini anlamanın biraz zor olduğunu itiraf ediyorum. felsefeciler arasında da ayrımlara neden olmuş. benim ele aldığım biçimiyle düşünenler olduğu gibi farklı söyleyenler de olmuş. hatta kimi bu görüşü determinizmle bile ilişkilendirmiş. farklı bir şey söylemiş olsa dahi yine de bu kadar abartmaya gerek yok diye düşünüyorum.)

Platon’la çatışması üzerine

daha önce ruh konusundaki çatışmadan bahsetmiştim. şimdi diğer taraflara bakalım.

evvela aristo idea öğretisine inanmadı, ayrıca platon’un akılcı görüşlerine de karşı çıkmıştır (aristo ve platon daha sonra akılcı-deneyci kavgasında simge isimlerdi). ona göre duyularda var olmayan bir şey bilinçte de var olamaz. duyulur dünyanın dışında kavranabilir bir dünya yoktur. sanıyorum idealara karşı geliştirdiği iki güzel argüman var.

1- bu sonsuza kadar gider.

2- insanoğlu hem insan olarak hem de hayvan olarak tanımlanabilir. hâl böyle olunca, insan ideası ve hayvan ideası çakışır (buna benzer bir şeyi de yazmıştım platon başlığına, kavramlar insan uydurmasıdır diye. yalnız burada bizim onları nasıl tanımlayacağımız ideaları etkilemez ki ama. belki biz yanlış tanımlamışızdır. hem platon’un öz konusunu reddettiği de bilinir böylece. yani bir elma hem elma, hem meyve, hem nesnedir. hepsini taklit etme yetisine bakılır. aristo’nun bu görüşü pek güçlü gibi görünmedi bana).

aristo’ya göre platoncuların yanılgısı özü ya da düşünceyi duyulur dünyadan ayırma çabası olmuştur. aristo varolan şeylere “töz” demiştir. töz, biçim ve maddenin etkileşerek karışmasından oluşur. bu işlemleri de 4 nedenle açıklar (örneğin bir heykelin yapılışı):

1- heykeli oluşturan madde (maddi neden)
2- heykelin yontulmasını sağlayan hareket (edimsel neden)
3- heykelin bir şekil alması, bir biçime girmesi (formel neden)
4- heykele biçim verenin amacı (ereksel neden)

platon şekilleri idea olarak görürken, aristo şekilleri (ya da kendi deyişiyle genel geçerlileri yahut tümelleri) dünyanın tözlerine dahil olan, tek başlarına var olmayan hakikatler olarak gördü. “bir şeyi niteleyen şeyler o şeyden ayrılmaz” şey bolluğu içinde biraz muğlak kalmış olabilir, açayım. örneğin ayrı bir beyaz ideası yok. beyaz, sadece onu niteleyen bir şey. böylece ilk töz ya da birey üzerinde düşünürken onu aynı zamanda başka objelere de ait olabilen belli nitelikler barındıran bir unsur olarak algılıyoruz. bireyi oluşturan maddeyse, yüklenen özellikler bu maddenin neliğidir. nitelikler bir bütündür, ayrılamaz, ayrılması teklif dahi edilemez.

şimdi bu tümeller mevzusuna yeniden bakalım. platon ve aristo arasındaki çatışmayı tam olarak göstermek için bir örnek vereyim:

aristo’ya göre: beyaz şeyler beyazlıktan önce gelir; beyazlığın varlığı basitçe orada beyaz şeyler olmasının sonucudur.

platon’a göre: beyazlık, beyaz şeylerden önce gelir; beyaz şeylerin varlığı basitçe beyazlığı paylaşıyor olmalarının sonucudur.

daha da somutlaştırırsak: aristo diyor ki, elimdeki elma kırmızılığı olmadan da var olabilir ama o elma olmadan kırmızılık olmaz. bu, platon’un, nesnelerinin niteliklerini idealaştırmasına bir eleştiriydi. aristo’ya göre elma özdür, kırmızılık ise niteliktir. bunlar idea falan değidir, eşit addedilemez. şimdi burada, benim kafam bir şeye takıldı. belki elma kırmızılık olmadan da var olabilir ama renk olmadan var olamaz. eğer ideayı ‘kırmızılık’ değil de ‘renk’ olarak düşünürsek öz ve nitelik arasında fark kalmaz. yani niteliği değiştirebilirsiniz ama niteliksiz bir öz yapamazsınız.

aristo’nun özgünlüğü bilgi problemini madde ve biçimin birliği problemi gibi ortaya atmasındandır; böylece iki unsurun çatışmasıyla ilgili çelişkiden kaçar. gerçeğin ne madde ne biçim olduğunu, ikisinin birleşimi olduğunu düşünür.

bazen öz olarak kavranan, bazen nitelik olabilir. örneğin ölümlüler kümesinin içine hayvan kümesi koyarsak; ölümlüler öz, hayvanlar nitelik olur. eğer hayvanlar kümesinin içine insan kümesini koyarsak; hayvanlar öz, insanlar nitelik olur (bu, aristo mantığı’nın da temel taşlarındandır).

aristo, platon’un şiirleri ahlaki içerik yönünden değerlendirmesine de şiddetle karşı çıkmıştır. belki de felsefeye daha yakın hissettiği için şiire, tarihe nazaran daha çok önem veriyordu. ayrıca, tam bilmiyorum ama yine platon’un aksine evlilik ve aileye önem verdiğini okumuştum.

aristo bu dünyanın filozofuydu (platon’la farkı raphael’in o ünlü tablosunda çok güzel tasvir edilir. platon yukarıyı gösterirken; aristo ayaklarını yere bas der.) ve buna uygun bir de pratik ahlak felsefesi çıkarmıştır. her insan kendine yakışan bir şekilde ölçülü olmalıdır. ne çılgın, ne de korkak olun, gerektiği kadar, ölçülü bir cesur olun demiştir. bu her insanda farklılık gösterir, yeter ki ölçüyü (altın ortayı) tuttursun. 

mantığı 

aristo mantığının en önemli yönü “belli şeyler kabul edildiğinde, başka şeylerin de onlardan zorunlulukla çıktığı”nı göstermesidir. en basit tabiriyle, hep şu örnek kullanılır: “insanlar ölümlüdür, sokrates insandır, demek ki sokrates ölümlüdür.” küme çizerek göstermek en iyisidir genelde (venn şeması ise tercihimdir.). değilse “katırlar uzun yaşar, katırlar safrasızdır, öyleyse safrasızlar uzun yaşar” gibi bir çıkarıma varabilirsiniz ki, yanlış yaparsınız. aristo bu yanlışın üzerinde durmuş, en sonunda ‘safrasız’ olmayı bir nitelik kabul ettiğinden yanlış olduğunu ortaya çıkarmış.

yalnız bir yeri anlamadım ben. “insan bir türdür, sokrates insandır, öyleyse sokrates bir türdür” gibi abuk bir şey çıkıyor. bunu çözen, bana ulaşsın bir zahmet.

politik görüşleri

platon’un düşüncelerinin aksine, devletin başındakilerin filozof olmasına gerek yoktur, yeter ki bir filozofun tavsiyelerine kulak versinler.

oligarşik yönetimde zenginlerin sadece kendi çıkarlarını gözeterek ülkeyi yönetmeleri ve demokrasi sayesinde iktidara gelen yoksulların da sadece zenginlerin servetlerini yok etmeye çalışarak ülkeyi yönetmeleri doğru değildir. adil bir yönetim tarafsız bir yönetimdir, ve böyle bir yönetimin amacı bir orta yol idealini temsil edecek bir orta sınıf oluşturmak olmalıdır. hangi yönetim biçimi olacağı o kadar da önemli değildir.

platon devlet adlı eserinde ütopik bir toplumun tasarımını yaparken, aristoteles mevcut yunan kent devletlerine ait anayasaların kopyalarını biriktirmeyi ve her birinden en iyi noktaları seçmeyi tercih ediyordu. yeni bir anayasa oluşturmak isteyen kent devletleri lykeion’a başvururdu. buna karşın, hiç kimse, platon’un devletini kurmaya kalkışmadı.

aristo’nun kendisi, belli koşullar altında olmak kaydıyla monarşi’yi yeğlemektedir. “bir aile ya da bir birey mükemmellik açısından fazlasıyla göz doldurmaktaysa, yani mükemmelliği diğer herkesinkini geçiyorsa, o zaman, o ailenin ya da o bireyin kral olması ve bütün meselelere egemen olması adildir” ama böyle koşulların oluşması nadir görülür ve uygulamada aristo demokrasi’yi seçer. “birkaç iyi insandan çok bir çoğunluğun egemen olması, belki de doğru görünecektir. zira çoğunluğun her bir üyesi iyi bir insan olmamakla birlikte, biraraya geldiklerinde bireyler olarak değil ama topluca daha iyi olmaları yine de mümkündür.”

her ne kadar demokrasiden hoşlanmasına rağmen, kafasında çizdiği devlet fazlasıyla otoriterdir. Kaynak: longair

Genç Yazı Editörü

Keşfedilme süreçlerinde,Hikaye-Öykü,Şiir, Roman, Deneme yazan Kağıt kesikli parmakların Şans faktörüne olan ihtiyacı minimuma indiriyorokutuyoruz.
Genç Yazı Editörü
Article Tags:
Article Categories:
Felsefe

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.