Kayıt Ol
Oca 31, 2019
324 Views
1 0

ASLAN GİBİ

Written by

Cuma akşamı, kırmızı şarabın tatlı esintisiyle, zaman makinesi ne binip, geçmişe yolculuk ederken; uyuya kalan Doruk, cumartesi sabahı saat 0900 gibi gördüğü renkli rüyanın, verdiği huzur ve keyifle neşe içinde uyandı.
Gözlerinin içi gülüyor, yüzünde güller açıyordu!
Tek kişilik yatağında önce aslanlar gibi gerindi, sonra battaniyeyi ayakları ile itip yataktan kalktı.
İki oda arkadaşı, hala derin uykudaydı.
Onları uyandırmamak için ayaklarının ucuna basarak, sessizce üzerini giyindi, kapıyı açtı usulca çıktı.
Kapının önünde müşterek kullandıkları iki su kovası vardı, onları aldı; merdivenleri ikişer ikişer indi.
Aşağı indiğinde, yan komşu Agapios araziden yeni gelmiş, katırın sırtındaki semeri indiriyordu.
Doruk iki elinde kova yürürken, Kalimera Agapios, diye komsusunu selamladı. Agapios gülerek, kalimera doruk diye karşılık verdi.
Sonra elinde kovalarla nereye gidiyorsun diye sordu.
Doruk belli olmuyor mu derken tebessüm ediyordu.
Kısacık sohbetin arkasından, çeşmeye doğru hızlı adımlarla yürüdü. Kosta’nın kahvesinin önünden geçerken, Kosta ve erkenden kahveye düşen, orta yaş üstü müşterilere el sallayarak selam verdi.
Neşesi yerindeydi.
Çeşmeye doğru yürürken başını sağa çevirdi baktı! Helena kapının önünde sanki Doruğu bekliyordu.
Su kovalarını aldı o da çeşmeye doğru yürüdü.
Doruk’la Helena arasında, birkaç haftadan beri, kimsenin fark etmediği bir sevda çiçeği sessizce filizleniyordu sanki!
Uzaktan uzağa hiç konuşmadan bakışlarıyla haberleşiyorlardı. Belli ki bu gün çeşmenin başında ilk defa yalnız yan yana geleceklerdi.
Doruk heyecanlandı.
Ne diyecekti?
Nasıl hitap edecek, ilk cümleleri ne olacaktı. Yanaklarının yandığını, kızardığını hissetti.
Başını önüne çevirdiğinde, pınarın başına gelmişti. Kovanın birin kurnanın altına koydu, diğeri elinde ayakları titreyerek bekledi.
Birkaç dakika sonra Helena da gelmişti.
Elindeki kovaları yere bıraktı.
-,Günaydın Doruk.
-Bu gün erkencisin!
Helena’nın ilk konuşan olması, Doruğu rahatlatmıştı.
-Günaydın Matmazel.
– Bu gün cumartesi, biliyorsunuz yalnız yaşıyoruz ve yapılacak çok işimiz var deyiverdi.
Ondan sonrası zaten çorap söküğü gibi geldi. Kırk yıllık iki arkadaş gibi konuşmaya başladılar. Elbette konuşma havadan sudan sözlerdi.
Olsun varsın!
Hiç yoktan iyi değil mi? Bu yalnız başlangıç. Kader önlerine daha ne fırsatlar çıkartacak. Kim bilir sevda çiçeği hangi renk açacak? Elbette bekleyip görecek ve yaşayacaktı.
Konuşma sırasında, uzaktan konuşan gözlerin gönderdiği gönül bağına ilişkin cümleler kurulmasa da, bir birine ilgi duyan iki bedenin özel olarak salgıladığı egzotik feromon kokular duyulmaya başlamıştı.
Helena ile kendinden geçmiş çene çalarken, Doruğun ikinci kovası da dolmuştu. Biraz daha beklerse dikkati üzerine çeker, bir çuval inciri berbat edebilirdi.
Doruk kovaları eline aldı, iyi günler diledi, yavaş yavaş eve doğru yürüdü.
Aklı çeşmenin başında kalmıştı.
Kim bilir bir daha ne zaman yalnız kalacaklardı?
Bunları düşüne düşüne dalgı yürürken, kahvenin önünde Panayot’un kendine seslenmesi ile kendini toparladı. Panyot kahvenin önünde bir masaya oturmuş, elinde çay, masanın üstünde evden getirdiği poğaça, gel diyordu kahvaltıyı beraber yapalım…
Doruk suyu bırakıp hemen geleyim diyerek hızlı adımlarla yürüdü. Kovaları kapının önüne bıraktı, geri döndü.
Panayot poğaçanın yanında keçi peyniri, siyah zeytin de getirmiş kahvaltı masasını hazırlamıştı.
Kosta’da da yeni demlediği çaydan birer bardak getirince mükemmel bir kahvaltı sofrasına dönüştü masa.
Panayot konuşuyor, Doruk dinliyordu. Ara sıra lafa karışsa da, aklı fikri çeşme başında kalmıştı. Gözlerinin önünde gülümseyen Helena, kulaklarında günaydın Doruk sesi yankılanıyordu.

…/…

Kavlak Necati

Güneşin doğuşu, Can Kuş'u nun Dünya'ya kanat çırpması ise,
Gün batımı da, açan güllerin solan yaprakları olmalı.
Her gün yeniden doğan, her gün yeniden ölen bir bedenin,
kafesinde çırpınıp durmak zor.
Doğduğum yöre de, taşlar topraktan daha çok.
dağında gökyüzüne, Çam ağacı yerine, Ardıç ağaçları uzanır.
Gövdesi ne tomruk olur, ne de kereste.
Kiriş diye uzatamasın onu duvarın üstüne.
Yanarken saman alevi gibidir, köz bırakmaz geride.
Büyürken fidanı su istemez.
Kışın yağan kar, ve Nisan yağmuru yeter yaşamasına. İğne yapraklarının arasında olur gılikleri.(meyve)
Önce yeşil, sonra siyah.
Acıdır tadı.
İlaç olmaz hiç bir yaraya.
İşte ben böyle bir kıraç toprağın üzerinde yeşermiş,
kökü kayaların altına uzana ağaç gibiyim.
Siz çınar da diyebilirsiniz, koyu gölgesi olan, Meşe'de. Kayın,gürgen zaten hiç olmaz bizim dağımızda.
Dereler kışın akar, yazın kurur.
Avşar'ın soylu kızları suyu kuyudan çeker kovayla.
Kulaçla ölçülür kuyunun derinliği.
Al yazmalı, beyaz tülbentli kızlar, aynayla haberleşir, yavuklusuyla.
Hala öylemi bilmem.
Ben gideli gurbet ele, değişmiştir belki, gelenek ve de töre. Belki orada da geziyordur, genç kızlar sevgilisiyle el ele.
Kim bilir?
Ben buyum işte.
Diğer kimlik bilgilerim kayıtlı nüfus kütüğümde.
İlim ilçem hepsi var.
Bence esas ben, bu satırlarda saklı.
Çözün çözebilirseniz,bu bir bilmece.....
Kavlak Necati

Latest posts by Kavlak Necati (see all)

Article Categories:
Anı

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.