Kitap Gönder
Eyl 8, 2014
24530 Views
2 0

Baba ve Kan

Written by

Herkes yanlış yerde doğmuştu belki de. Farklı yerlerde doğsam hayalleri arasında kayboluyordu insanlar. Arada bir benim de aklımdan geçmiyor değildi.

Sonra geçiyordu işte.

Sabah oldu yeniden, uyandım. Bir ses ilişti kulaklarıma, her defasında şiddetini arttıran bağrışların nereden geldiğini tahmin etmem zor değildi. Annem ve babamın odasına yaklaştıkça gürültüler kafamın içinde daha şiddetli yankılandı. Yavaşça kapıyı araladım, bıkmıştım kavgalarından. Babam, komodinin üstündeki parfüm şişelerini acımadan anneme fırlatıyordu. Hiçbir şey yapamıyordum, öylece donup kalmıştım oracıkta. Suratlarına bakabiliyordum sadece, beş yaşında bir kız çocuğuydum, çaresizdim. Annemin yüzüne daha dikkatli bakmaya başladım, sürekli gözlerini kırpıyordu. Gözyaşları dökülmek için fırsat kolluyordu sanki, her defasında telaş içinde açılıp kapanan göz kapaklarındaki hengâmeyi fırsat bilip aktı yaşlar.

Annem, kollarına hiç allık sürmezdi.
Peki ya her yanında beliren kızarıklıklar neydi?
Babam sakal tıraşı olunca kanayan yerlere kan taşı denilen bir şey sürerdi.
Peki ya neden boynu kanıyordu?

Acıdan olsa gerek, sürekli “sürtük” diye bağırıyordu anneme, suratına siyah pastel poya sürülmüş gibiydi. Tanrı ilgilenmiyordu olanlarla, bana ve bu eve bakmıyordu hiç. Beş yaşında bir kız çocuğuydum, ne yapmam gerektiğini kestiremiyordum. Kendimi birden annemin önüne attım. Durdu babam.

“Sürtüğün kızı çekil.” dedi.
Sürtük nedir bilmiyordum, yanımıza yaklaştı, annemin gözyaşlarından bir damla koluma düşmüştü, bitti sanıyordum.

Kulaklarımı çınlatan bir sessizlik oldu. Aklımdan “az sonra anneme kahvaltıyı hazırlaması için yardım edeceğim” geçiyordu. Ta ki babam annemin burnu üzerine koca bir yumruk atana kadar. Buraya kadar sınırlandırılmıştı hayal gücüm, yok olmuştu. Annem yere yığıldı. Babam odadan çıktı; hiçbir şey olmamış gibi.

Annemi dürtmeye başladım seslenerek, her anne deyişimde bir cevap alamadığım için tedirginliğim artıyordu. Annemi öldü sanıyordum. Ağlıyordum, deliler gibi “uyan” diyordum “uyan, kalk anne kalk!” Hayatım yıkılmıştı. Keşke babam ölseydi demiştim ilk defa. Beş yaşındaki bir kızın masumiyetini yitirmesine neden olmuştu o adam.

Evde, ben ve öldü sandığım annem kalmıştık. Başımı kollarının arasına yasladım, yüzüm yüzüne dönük “ölülerden korkmam ki ben” diye geçiriyordum içimden. “Beş yaşında bir kız çocuğu ölülerden korkar mı hiç?” diye sesleniyordu annem beynimin içinde.

Sarıldım, gözlerimi kapattım. Yüzümde sıcak bir nefes hissettim, ölüler nefes alamazdı. Burun deliklerinden kan akmaya başlamıştı, kirpikleri hareket ediyordu.

“Kalk” dedim, “Anne kalk!”

Gözlerini açtı, sıkı sıkı sarıldı bana. Ağlıyordu, bağırıyordu, acı çekiyordu. Hemen kalkıp bir hastanenin acil servisinde aldık soluğu, aynı kokuydu. Annemin yerde yatarken yüzüme değen nefesi gibi kokuyordu etraf, uzun bir süre sonra annemin burnuna koca beyaz bir bant taktılar.

Hastaneden çıktıktan sonra taksiye binerken: “Anne, iyi misin?” diye sordum.
“İyiyim” diyememişti.
Konuşamamıştı.

Eve vardığımızda hava kararmıştı. O gece hiç bitmeyecek gibiydi, babam eve gelmemişti.

Mutluydum, üzgündüm ve güçlüydüm. Bütün gece sabaha kadar annemin yanında uyudum sarıla sarıla; beş yaşında bir kız çocuğu annesine nasıl sarılırsa öyle.

Odaya bir anda bir ışık doldu. Ardından gök gürlemesini duydum. Demek yağmur yağacaktı.

“Ölülerden korkmayan gök gürültüsünden korkar mı hiç? Hem annem yanımda o korur beni” diye geçirdim içimden.

Annem seslendi, beynimin derinliklerinden “Korkmaz tabii kızım, hem kocaman oldun sen” diye.

Sabah olmuştu. Annem yanımda yoktu, telaşla kalktım bende. Evin içinde “anne” diye bağırarak aramaya başladım annemi.

Balkona çıktım, nihayet bulmuştum annemi, ellerini demir parmaklıklara dayamış, etrafı seyrediyordu, ağzında sigarası.

Babam, eve gelmeye başlamıştı. Fakat kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Babamın suratını incelemeye devam ediyordum. Acımasızlık damlıyordu sakalının üstünden, annemin ise gözünden yaşlar. Birkaç gün sonra eve bir posta geldi. Annem zarfı açtı ve okumaya başladı. Kısa bir süre sonra donup kaldı.

“Anne ne oldu?” diye sordum.
“Gidiyoruz kızım.”
“Nereye?” diye sordum habersiz.
“Teyzenin evine”
“Ne zaman”
“Birkaç haftaya kadar”
“Ne oldu anne?” dedim.
Yüzüme baktı, gözlerime.
“Babanla boşanıyoruz.” dedi.

Beş yaşında bir kız çocuğu daha nasıl duygu karmaşalarına karışabilirdi ki?

Nasıl bilmezdi hangi duyguya sahip olduğunu? Rüyalarıma babam giriyordu her gece, kâbusa dönüşüyorlardı. Ayrı yatıyorlardı artık, her gece ağlıyordu annem her gece daha bir güçleniyordum daha bir büyüyordum.

Her gece aklıma geliyordu, babamın nasihatleri;

“Büyüklerine saygılı olmalısın kızım, onlar hayat konusunda senden daha tecrübeliler. Yaşadıkları, gördükleri ve yaptıklarından faydalanman gerek ki büyü-düğünde senden küçükler de sana saygı göstersin.”

Sevgiden hiç bahsetmemişti. Ben artık büyük olmak istemiyordum, evlenmek istemiyordum, saygı duyulmasını istemiyordum ve babamdan nefret ediyordum.

Tıraş olurken sürekli onu izlememi isterdi. Yanına bir tabure koyar kollarımdan taşıyarak üstüne çıkarırdı. Tıraş köpüğünü burnuma sürerdi, gülüşürdük. Hiç sevmedi annemi, artık beni de.

O olaydan sonra tıraş olmadı; koca, kalın bir sakalı vardı. Yanaklarında, yüzünde, her yanında… Artık babam değildi sanki, yabancı biri gibiydi. Her gün, bugün tıraş olur diye beklerken, iyice çığırından çıkı-yordu her şey.

Eve erkek arkadaşlarını getiriyordu, ben ve annemi bir odaya kilitliyordu. Ev leş gibi içki ve sigara koku-yordu, küfürler ediyorlardı. Bir ara babamın samimi arkadaşı Teoman amcanın sesini duydum sanki “Senin sürtükler ne yapıyorlar? Neredeler” diye soruyordu.

Duyduklarıma inanamıyordum, babam her şeyi anlatmıştı onlara; boşanma davasını, attığı yumruğu ve ettiği küfürleri… Kahkahalar doluşuyordu evin içeri-sinde. Her gün dua eden ben, artık annem için, benim için değil, bu evin içinde olanları görmesi için yakarı-yordum Tanrı’ya, beş yaşında bir çocuk nasıl ağlarsa, nasıl yalvarırsa öyle.

Yatağıma geçtim düşünerek. Bir kâbusa uyandım, parıldayan bir adam vardı, karşısında sakallı babam, bir yanda da kapı arasından bakan ben. Tanımadığım beyaz kıyafetli adam bizim eve girdiğinde kıyafetini bir çırpıda çıkardı ve ışıltısı bitti. Babam yanına geldi, konuşmaya başladılar. Yine o korkunç kahkahalar art-maya başladı. Beş yaşında bir kız çocuğu nasıl gülemezdi artık, korkardı gülmelerden.

Nefes nefese uyandım, annem terimi siliyordu.
“Ne oldu kızım?” diye sordu.
İlk cümlem şu oldu:
“Anne, Tanrı babamın arkadaşı…”
Annem şaşırmıştı.
“Tövbe de kızım, neden böyle düşünüyorsun?”
“Rüyama girdi anne. İkisi yan yanaydı, her yerde parıldayan Tanrı, bizim eve gelince sönük kalıyordu. Babamla konuşup gülüşüyorlardı.”
Sustu.
Saçlarımı okşayarak “Sen yine de böyle düşünme.” dedi.
İnanmayı, güçlenmeyi, korkmamayı annemden öğrenmiştim ben.
Annem kahvaltıyı hazırlamaya çıktı. Babamın artıkları, bira şişeleri, çöpler etrafa dağılmıştı. Odasına gittim yoktu, banyodaydı. Tıraş oluyor sandım. Yüzü-nü yıkıyormuş.
Bir evde yabancı bedenler gibi yaşamaya başlamıştı herkes, bir aradayken hiç konuşmuyor, gülmüyor, uzaklaşıyorduk. Tüm gün düşündüm olanları, hiç durmadan o sahneyi canlandırdım aklımda; kavga edişlerini.

Her gece olduğu gibi yabancılar tekrar doluşmuştu evimize, biz yine kilitli kapı ardında. Uyuyakaldım, bir rüyaya uyanmak gibiydi uyku. Babam sinekkaydı tıraşını olmuş “Hadi hanım, kahvaltı hazır değil mi?” diye soruyordu. Annem ellerinde kahvaltı tabakları “herkese günaydın” diyerek yakışıklı babamın yanağı-na bir öpücük kondurdu. Hep beraber aynı kahvaltı masasında muhabbet edip gülüşüyorduk. Babam her defasında “Kızım bak tıraş oldum, babanı öpmeyecek misin?” diye soruyordu. Annem babama sarılmış “Kızım sen öpmezsen ben öperim, hem bak baban sakal tıraşı olmuş” diyordu.

Uykudan uyanmıştım. Aklımdan babamın sakal tıraşı olursa eskisi gibi mutlu olabileceğimiz geçiyordu. Annemin telefonundan saate baktım, saat 03.52’ydi. Mutlu olabilmemiz için babama sakal tıraşı yapmaya karar verdim, bu Tanrı’nın bir işareti olmalıydı.

Odadan çıktım. Babamın odasına girdim, leş gibi içki kokuyordu. Yavaşça tabureyi banyoya götürdüm, ses çıkarmadan usturayı aldım, tıraş köpüğünü de ama tıraş köpüğünü sıkamazdım ki, sıkarsam sakalın üstünde dururdu, yerine bıraktım.

Babamın yanına geldim. Boynundan başlayacaktım tıraş etmeye, yanaklar en son. Zor olacaktı ama barışmamız için bunu yapmalıydım; hem belki de ilk ben öperdim babamı, sonra annem. Artık ağlamak yok, mutlu olmak vardı.

Usturayı boynuna doğru yanaştırdım, ellerim titriyordu, heyecanlandım. Çok dikkatli olmalıydım, uyanmamalıydı. Usturanın ucunu dikkatli bir şekilde boynuna değdirdim. Başını diğer tarafa doğru çevirdi. Hafif kan akmaya başladı. Babam tıraş olurken de kanıyordu bazen, kan taşını almaya gitmedim, babam tıraş bitince kullanıyordu. Yüzü bana dönüktü, kan akan yer altta kalmıştı diğer taraftan devam ettim tekrar. Boynuna temas etti ustura, yukarı aşağı hareket ettirmeye çalışıyordum sert kıllar arasında, babam birden kafasını hızlı bir şekilde diğer tarafa doğru çevirmişti. Ustura boydan boya gırtlağını kesmişti, kan su gibi akıyordu. Banyoya doğru koştum, kan taşını getirdim “al baba, al!” diyordum telaşla, her şeyi mahvetmişti.

Ayaklarını hareket ettiriyor fakat sesini çıkaramıyordu. Her yer batmıştı, yarın annem ile temizleyecektik, babam bana kızacaktı, aklımdan bir sürü şey geçiyordu.

Peçete uzattım babama, almıyordu, çırpınıyordu yavaşlayan tempolarla. Annem geldiğinde çırpınması durmuştu, ellerim kırmızıya boyanmıştı. Odaya giren annem çığlıkları içerisinde “kızım ne yaptın sen?” diye bağırıyordu. Kıyamet kopuyor gibiydi polisler, ambulans, komşular hepsi bizim evdeydiler. Üniforma giyen bir abla beni ve annemi odaya aldı.

“Anlat bakalım. Ne oldu?” diye sordu bana, her şeyi anlattım; kavgayı, olanları ve barışmaları için babamı sakal tıraşı etmeye çalıştığımı, “ilk ben öpecektim” dediğimi dün gibi hatırlıyorum.

Üniformalı memur ağlıyordu, annem ağlıyordu. Sarıldılar bana, ikisi birden.

Ben güçlüydüm, beş yaşında bir kız çocuğu olan ben güçlüydüm ve korkmuyordum.

“Hem ben kandan korkmadım ki!” diye seslendim onlara.

Annem belirdi beynimde, derinliklerde değil daha yakın “Sen kocaman oldun kızım, artık hiçbir şeyden korkmazsın.” dedi.

Babam ölmüş, sonradan öğrendim. Bayıldı sandım, annem de bayılmıştı, babam da öyle oldu sandım. Annemin burnundan kan akıyordu, babamın boynundan; bayıldı sandım, ölmüş.

Babamı öldürmüşüm; kahkahalar yok, acılar yok, babam yok.

Beş yaşında bir kız çocuğunun nasıl katledilirdi masumiyeti? Nasıl küserdi gülmelere? Nasıl kururdu gözyaşı bezleri? Benim adım Gece, ellerim bulandı kana.

Hatırlıyor musun baba? Olanları hatırlıyor musun?

Sanırım yaşlandım baba, bilmeden yaptığım bir şey beni günden güne eritiyor. Sen yoksun, annem yok, varlığım şaibeli.

“Sen neler yaşadığımızı biliyor musun baba? Neler çektiğimizi.”

Geçmişte beş yaşında olan kız çocuğu büyüdü baba, sana doya doya sarılamadan, senden nefret ederek büyüdü. Olanları anlattım baba. Hâlâ seviyorum seni, aramıza katılman için sakal tıraşı edecek kadar. Katil olacak kadar seviyorum seni baba.

Bak yanındayım, siyah pastel boya ile boyanmış yüzün aklımdan gitmiyor. Al baba, bu senin. O günden sonra çizdiğim her resimde yüzünü boyadığım beyaz pastel boya.

Ağlıyorum. Yalan söylemeyeceğim. Toprağına düşüyor yaşlarım; üzülmen için değil, sevmen için.
Gözyaşlarım ulaştı mı yanına?
Hissettin mi beni?
Hissettiysen seversin, sev baba.

Ugur Can DURAL

düzkazı,şiirimsi,şairimsi..

Latest posts by Ugur Can DURAL (see all)

Article Tags:
· · · ·
Article Categories:
Hayata Dair · Hikaye Öykü

Comments to Baba ve Kan

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.