Şartlar ne kadar düzgün? Yaşadığımız ortamda, büyüdüğümüz sokaklarda, koşturduğumuz metrolarda, indiğimiz arabalarda ve konuştuğumuz insanlarda. Hepsinde ayrı bir neden, ayrı bir düşünceye yetişme telaşı var. Herkesin birbirinden, dünyadaki gereçlerden, yaptığı işten az da olsa keyif almama ve şartlardan şikayetçi olma durumu var. Bu kanser gibi yayılan bir hastalık. Herkes şikayetçi ve bıkmış durumda. Peki neden yaşamak istemiyoruz bunu? Kaçmak için mi, sıkılmamak için mi, yoksa monotonluktan çıkmak için mi? Bunları yapsak bile yarın kalktığımızda yine aynı yerde uyanıyor, aynı metroya biniyor, aynı insanlarla konuşuyoruz. Herkesin nedeni ayrı fakat nedeni doğuran olay aynı. Peki ben hangisini yapıyorum? Hiç birisini. Girilen yollar, yapılan işler ve yanında o an olan insanlar senin nedeni hangi yöne çekeceğini belirliyor. Ve biliyorum ki ben girdiğim yolun başından sonuna olan her şeyi çok sevdim. Taşlar elbette oldu. Bazen o taşlar beni yere bile düşürdü. Şu an belki hâlâ düştüğüm yerde ayağımın birisi çıkmıyor fakat ben sevdiğim yoldan vazgeçmiyorum. Vazgeçmeme sebebim ise verilen sözler değil. Söz diye bir şey de yok bence, orası ayrı. Vazgeçmeme sebebim tutkularıma olan bağım, kendime hapsoluşum ve bunları sonunu düşünmeden sevmem. Sanırım bu yüzden hiç sıkılmıyorum yanımda ikinci bir şahısı düşünmeden. Bu yöntem kimilerine göre kaçmak. Fakat herkesin hayatında kaçmaya çalıştığı ve adını “bir şekilde baş ediyorum, geçecek” dediği bir şey vardır. Bu da sanırım benim adı kaçış olan fakat yerinden hiç kıpırdatmadağım en güzel bir çelişkim.