Beyaz Leblebi
Dünyanın çoğu ülkesinde kahvaltı güne başlarken açlığı geçiştirmek için hemen halledilen bir ara öğün gibidir. Sanırım yeryüzünde bir tek biz kahvaltıyı önemsiyoruz. Kimileri mısır ya da yulaf gevreği ile işini hallederken biz masaya en az on çeşit yiyecek koyuyoruz. Hatta bazıları kahve kültürü ile büyümüş olsa gerek sadece içecek ile kahvaltı yaparken bizim milletimiz çayını bile ince belli cam bardaktan başka bir şeyde içmez. Hele simit, krem peynir ve çay üçlüsüne değinmiyorum bile!
Uzun zaman sonra ilk defa birisi ile görüşecektim. Aksilik olacak ya, nereye gitmek istediğini sorduğumda cevabı bana bırakmıştı. Planlamayı ben yapacağım için her zaman olduğu gibi bildiğim yolda ilerlemeye devam ettim. ‘Madem kahvaltının mutlulukla bir ilgisi var, biz en iyisi beraber kahvaltı yapalım.’ dediğimde sesinde hafif bir yumuşama olduğunu hissettim. Sanırım hoşuna gitmiş ve gülümsemişti. Sabah buluşmak üzere birbirimize söz vererek telefonu kapadım. Tabi daha yeni yeni konuşmaya başladığımız için ‘sen kapa… hayır sen kapat ama ya!’ şakalarını yapamıyordum. Uzun zamandır kimseyle görüşmediğim için nasıl hazırlanmam gerektiğini bile unutmuşum, bunu kıyafetlerime bakarken anladım. Sonunda yaz mevsiminin vermiş olduğu yetkiye dayanarak önünde sevimli bir karikatürün olduğu beyaz tişörtlerimden birini giymeye karar verdim. Karar verdim dediysem zaten var olan ikisinden birisini seçmiştim işte.
Saat 9’da buluşacaktık ama ben yine her zamanki gibi erkenden parkın içerisine gidip onu beklemeye başladım. Nasıl oluyor bilmiyorum ama her defasında buluşmalara çok erken gidiyorum. Mesela hiç unutmam bir keresinde kız arkadaşımla sinemaya gitmek için saat 2’de sözleşmemize rağmen iki saat öncesinde sinemaya giderek onu beklemeye başlamıştım. Bu buluşma ayarını bir türlü tutturamıyorum. Gerçi tam olarak kız arkadaşım da sayılmazdı ama neyse işte orası da apayrı bir mesele.
Çimenleri sulayan yeşil gömlekli çalışanlar ve benim dışımda parkta kimse yoktu. Sanırım sabahın körü denilen saat dilimi bu zaman kapsamına giriyor ama ben parkın bu halini de sevdim. Yeşillik kokusu ve sulama sesleri dışında hiçbir hareketlilik olmamasına rağmen buram buram huzur vardı. Sürekli telefona bakarak Zuhal’in gelmesini beklerken parktaki sessizlikte bozulmaya başladı. Bizim gibi kahvaltının iyi bir başlangıç olduğunu düşünen birçok çift büyük fabrika kapılarını andıran demir yığını kapının arasından el ele parka giriyordu.
Otobüsünün yirmi dakika rötar yapmasından sonra Zuhal’de o demir yığınının arasından geçerek yanıma geldi. Ben insan sarrafı birisi değilim ya da birisi için iyi insan veya kötü insan sınıflandırmalarını kolay yapamam ama eğer geç geldiği için karşısındakine günaydın demeden önce özür dilerim diyen birisi iyi bir insandır.
Beraber yürümeye başladık. El ele tutuşmuyorduk ama ben çaktırmadan her seferinde elimi eline değdirmeye çalışıyordum. Elim onun eline her değdiğinde içime bir tutam huzur geliyordu. Yeşil gömlekli amcaları, sulanan çimenleri ve hatta banklarda oturan çiftleri geçtikten sonra kahvaltı yapacağımız yere geldik. Gürültüden uzak, etrafımızdaki mevcut bolca yeşil rengin arasında iki adet kahvaltı siparişimizi verdik.
Zuhal o kadar çok güzel gülümsüyordu ki karşısında mutsuz olmak imkânsızdı. Beyaz yüzü yaz mevsimi gibi, uzun dalgalı ve kabarık kahverengi saçları da benim geçmişim gibiydi. Acaba neden sürekli gülümsüyor? Bir insanın bu kadar çok pozitif olması kolay kolay karşılaştığım bir şey değil. Yoksa bu işin altında başka bir şey mi var?
Kahvaltılarımız geldikten sonra çaylarımızı yudumladık ve artık içimizden geçen sözleri söylemeye başladık. Çok ortak yönümüz vardı. Kendinden bahsettikçe Zuhal’e daha bir ısınıyordum. Sürekli bir şeyler anlatmamı istiyordu. Ben eskilerden bahsettikçe gülümsüyordu ve sanki hoşuna da gidiyordu. İlk defa böyle bir şey yaşıyordum. Çünkü bundan önceki bütün buluşmalarımda heyecanlı gözler ile karşısındakini izleyen ben olurdum. Zuhal ise sanki bana hayranmış gibi bakıyordu.
Ömrümüzün en uzun kahvaltısını yapıyorduk. İki saat geçmesine rağmen daha sadece tabaklarımızın yarısını bitirebilmiştik. Üçüncü çaylarımızı yudumlarken ‘Gözlerinde hüzün var senin, gülümserken bile belli oluyor.’ demişti bana. Sanırım ilk defa birisi gözlerimin içine bakıyordu. Aslında bir şey söylememe de gerek yoktu. Çünkü eminim neler yaşadığımı da gözlerime bakarak anlayabilirdi. Geçmiş ise benim için acı doluydu. Her şey çok basitti ama acıydı. Sevmemen gereken birine yanlış zamanda âşık olmuştum. Sırf ona âşık olduğum için asıl tanışmam gereken kişiye geç kaldım. Önce yanlış olan gitti, sonra gitmemesi gereken gitti. Zaten gerisi de çorap söküğü gibiydi.
Gülümsemesi birden durdu. Ben acıdan bahsettikçe hüzünlenmeye başladı. Hüzünlendiğini fark edince bende duraksadım. ‘Zuhal, aslında her şey beyaz leblebi yüzünden’ diyerek hüzünlü yüzünü dağıtmaya çalıştım. İlgisini başka yöne çektim. Hafif bir şaşkınlıktan sonra ‘Nasıl yani?’ diyince hemen tekrar gülümsemesi için bir şey üretmeye devam ettim.
Geçmiş diyorum, aslında beyaz leblebi gibi. Geçmişimiz beyaz leblebi ise geleceğimizi de asitli gazoz gibi düşün. Şuan ise tek yaptığımız şey gazozumuzun içerisine beyaz leblebilerimizi atarak her yudumda yumuşayan geçmişimizi unutmaya çalışmak değil mi?
Beşinci çaylardan sonra Zuhal hiçbir şey söylemedi. Sadece gülümsedi. Gülümsedikten sonra elini sağ tarafta duran çantasına götürdü ve bir paket çıkardı. Paketi bana doğru uzatarak,
— Beyaz leblebi diyorum, fazla beyaz leblebim var da beraber yer miyiz?