“Para hiç bir zaman insanı mutlu etmemiştir ve etmeyecektir, doğasında mutluluk yaratan hiç bir şey yoktur. Bir insan ne kadar çok para kazanırsa, o kadar fazlasını isteyecektir.” – Benjamin Franklin-
3 Şubat, sabah vakitleri… Herhangi bir yer, herhangi bir zaman… Ben bir gece önce içtiğim şeyin etkisinde uyandım. Kafam hala güzeldi aslında, şöyle, biraz aptallık biraz ağırlık hissediyordum. Kuşların sesi, o harmoni içinde ötmeleri beni huzurlu bir şekilde uyandırmıştı. Gözlerimi açar açmaz yatağımın kenarında bulunan pencereden tıklama sesleri geldi. Pencereye vuran Mustafa abiydi bana çağırıyordu :
-Hacııı kalk abim, gitmemiz lazım!!!!
-Mustafa abi ne oluyor yaaa?
-Abim sana verdiğim malı getir, müşteri buldum güzel paraya satacam.
-Abi bu saatte ne müşterisi allasen?
-Hacı, abim adamlar harmana düşmüş, kimseyi de bulamamışlar, bu adamlar benim daha önce mal verdiğim insanlar, iyi paraya satacam, sana da düşer. Ama arabayı alman lazım.
Ben pencereyi açtım ve Mustafa abiye baktım. Çok iyi hatırlıyorum, gözlerim yanıyordu, hani o kadar derin uyumuşum, ama nefesim yanıyordu her defasında, öyle ayılmaya çalışırken Mustafa’ya bakıyordum ki bana konuştu :
-Olum senin neyin var? Zombi gibisin!!
-Abi o verdiğin şeyi içtim, resmen bayıldım, mal gibiyim şimdi uyanamıyorum.
-Abim benim sktirtme şimdi malını falan, sen arabayı alacak mısın yoksa ben başka birini mi bulayım?
-Yok abi halledeceğim, sen beni otobüs durağında bekle.
Otobüs durağı dediğim yer evimden iki dk ilerde, üniversite otobüslerinin durduğu yerdi. Her neyse, Mustafa abi oraya gitti, ama benim arabanın anahtarını almam lazımdı. Şimdi şu anda babam alzehimer hastası,almak şimdi kolay, ama o zamanlarda almak daha zordu anahtarı. Ben üzerimi değiştim, bir kahve içtim, ve babamın kur-an okumasını bekledim. Babam her gün kur-an okurdu, o saatler dünyayla ilişkisini keserdi. Sonrasında da camiye giderdi, ben bekledim biraz, sonra babam ne zaman odasına geçip kur-an okumaya başladı, gidip şeker kabımız vardı bayramlar dışında şeker olmazdı orada anahtarlar olurdu, gidip oradan arabanın anahtarını aldım. Aceleyle arabaya bindim, araba sürmesini öğrenmiştim zaten, babamın arabası da otomatik vitesti, çalıştırıp Mustafa abinin olduğu durağa gittim. Durağın önünde durduğumda Mustafa abi elinde sarılmış bir sigara, kendinden geçmiş bir halde oturuyordu. Elinde sigara yanıyordu ve o keskin koku bana kadar geldi.Hani başka biri görse de polis çağırsa adamı içeri alacaklar, o kadar yani. Arabandan çıktım, onu alıp arabaya soktum, elindeki sigarayı da alıp arabanın yan kapısında bulunan küçük bölmeye koydum. Bastım gaza, anayola çıktım ama bilmiyordum nereye gideceğimi. Mustafa abiyi dürttüm biraz, ses gelmedi, yüzüne 0.5 litrelik suyu boşalttım sonra, küfrederek uyandı:
-Noluyor lan?
-Mustafa abi iyi misin sen?
-iyiyim ….. koyum. Ne oldu lan?
-Abi sana dediğim yere geldim ama sen bayılmışsın.
-Ne yapayım olum, mal sağlam, bayılttı işte.
-Ama abi böyle yaparsan olmaz, anında tutulursun. Belanı skerler sonra…
-Tamam işte, sen bana göz kulak oluyorsun ya, sen akıllı adamsın, sana güveniyorum ben.
-Abi ama bak, sen böyle yaparsan, ki dün gece bize fırça kaydın bu yüzden. Neden böyle ulu orta yapıyorsun bunu?
– Öfff… Aman beee… Bir şey oldu mu bana peki abim?
– Ama abi ya benden önce biri görseydi?
– Hacı, abimmm… Bak kimse görmedi beni, sen buldun beni. Demek ki neymiş?
– Neymiş abi?
– Tesadüf yoktur tevafuk vardır.
– O ne demek abi?
– Sana bu kafayla anlatamam ama kısaca söyleyeyim. Bir şey olacağına varır, yani olacaksa olur.
– Anladım abi.
– Bok anladın abim, bok anladın ama ileride anlayacaksın.
Bu konuşmalar eşliğinde bir otoyola çıktık. Ben nereye gideceğimi bilmediğim için Mustafa abiye sordum, bu arada Mustafa abi yeni bir sigara sarıyordu :
– Abi nereye gidiyoruz biz allasen?
– Girne Alsancak’a gidiyoruz. Sen sür sadece Girne’ye. Oraya varınca sana söylerim nereye gideceğimizi.
– Tamam abi.
Ben içimden n bir yandan babamın arabayı kaçırmamla ilgili ne yapacağını düşünürken bir yandan da bu işten neler kazanacağımı düşünüyordum. Babam sıkılmıştı ödemelere, kriz bizi de vurmuştu ve zor durumdaydı babam. Ona belli etmeden bir şeyler yapmak istiyordum. Bu arada Mustafa abi sigarayı sarmış yakmıştı bile. Dayanamadım ve Mustafa abiye konuştum:
-Mustafa abi sana bir şey diyeceğim.
-Buyur sor hacım, abim benim.
– Abi bu işten ne kazanacağız?
– Abim senin kaç paraya ihtiyacın var?
– Abi sen ne verirsen….
– Tamam o zaman sus ve şunu çek!!!
Mustafa abi bana içtiği sigarayı uzattı. Bu sefer hiç tereddütsüz aldım ve derin bir nefes çektim, sonra bir daha. Mustafa bana bakarken, ben içtiğim şey yüzünden hafiften gazdan ayağımı çektim, çünkü sürdüğüm araba o kadar yola yaklaşmıştı ki sanki çarpışan araba gibiydi. Korktum ve radar kameralarına gelmeden köşeye çektim. Kafam gerçekten tabiri caizse “taşşak gibiydi”. Mustafa abiye “gel sen sür” dedim. Yer değiştik, direksiyonun başına geçti, bilmiyorum ne kadar hızlı sürdü ama benim için her şey çok yavaştı. Bir ara gözleriö kapandı, gözümü açtığımda Girne Alsancak’taydık. Kafam hafiften yerine gelmişti, yaklaşık bir saattir baygın vaziyetteydim. Bir villadan içeri girdik, ama villa villa yani. Kapıda güvenlikler falan, iki tane havuzu ve kocaman bir yapı. Mustafa abi beni dürttü ve bana seslendi :
– Hacı ayağa kalk uyan geldik!!!
– Abi ne oldu yaaa?
– Abim geldik işte, yanımda sağlam dur yeter. Malı verip parayı alıp oradan başka bir yere gideceğiz. Hadi kendine gel.
– Tamam abi. Merak etme sen.
Biz iki kişi arabadan çıktık, bize bir adam eşlik etti, zıbandırık gibi, evin içine girdik. Salona geçtik üç kişi oturuyordu. Mustafa abi ingilizce selamladı onları. Bir tane kel şişman adam vardı, onun yanına gidip oturdu ve konuşmaya başladı:
– Sen hastaymışsın galiba?
– Oh evet çok hastayım.
– Doktorun geldi dostum, ama senin de beni iyi etmen lazım.
– Muzi (tüm İngilizler ona muzi derdi) sen benim doktorumsun zaten. Hahaha!
– E o zaman bana parayı gösterin!
Ben o esnada montumun cebinde mal dolu poşeti tutuyordum. Kel olan İngiliz bir avuç dolusu sterlini Mustafa abiye verdi, Mustafa abiye baktım, tamam dermiş gibi başını salladı. Ben de malı masanın üzerine attım. Bunlar bir sigara sardı ve içtiler. Kel adam dalgaya girince Mustafa abiye “dostum bu mal şahane, verdiğim her penny e değer dedi”. Mustafa güldü sonra kalkmak için izin istedi. Biz oradan kalktık, evden çıktık ve arabaya bindik
Villanın dışına çıkınca Mustafa abi bana durmamı söyledi. Arabayı kenara çektim, hiçbir şey söylemeden cebinden cidden bir tomar sterlin çıkardı ve konuşmaya başladı:
-Hacı para nedir amaç mı araç mı?
-Abi para aslında sahip olmak istediğimiz şeylere giden yolda bir amaç sadece.
-Peki onsuz olur mu?
Durdum ve bir an düşündüm. Babamı düşündüm, zamanında ülkenin en zengini olan adamı düşündüm, sonra şu andaki halini düşündüm. Çektiği zorlukları, geçen gün yokluk yüzünden ağlamasına şahit olmamı düşündüm. Ve cevap verdim:
– Abi şu sktimin dünyasında para her şey maalesef. O resim basılı kağıt olmadan kimse adam olmuyor.
Mustafa abi sordu:
– Abim sen anladın mı olayın mantıksızlığını ve ne kadar gülünç olduğunu. Kağıt parçası için insanlar her şeyini veriyor, olmayanı da adam yerine koymuyor, kardeşin olsa bile.
-Haklısın abi. Peki biz ne yapmamız lazım?
-Abim benim her şey madem bu kağıt parçasıyla ölçülüyor, anan baban bile sana bu kağıt yüzüne iyi veya kötü davranıyor, o zaman bu dünyada acımasız olup, bu dünyanın anasını beklemek lazım. Söyle bana sen bunu yapabilir misin?
– Yaparım abi, mına bile korum.
Mustafa bu cevabım üzerine elindeki bir tomar paradan bana 400 sterlin verdi. O zamanın parasıyla ki 17 sene önce 3000 tl paraydı. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Hemen Mustafa abiye döndüm ve sordum:
-Abi nereye gidiyoruz şimdi?
-Hacııı, parayı görünce çıldırdın ama merak etme daha fazlası var. Şimdi Karaman’a sür.
-Mustafa abi napıcaz orada dağın başında?
-Abim bu gece uzun, 10 kilo mal alıcaz, sonra sabaha karşı o malı rumlara verip daha fazla para kazanacağız. Sen benimle kal, dediklerimi yap yeter. İhya olacaksın.
-Abi sana bir şey diyeceğim ama yanlış anlama…
-Nedir hacıı?
-Abi her şey çok hızlı oluyor, neden bana böyle yapıyorsun?
-Ney neden?
-Mustafa abi neden bana böyle güveniyorsun, neden bana bunlardan pay veriyorsun?
-Çünkü senin bebekliğini bilirim. Abin benim (polis komseri abim) benim en iyi arkadaşım ve baban benim rahmetli babam kanserden öldüğünde bize çok yardım etti. Aç bırakmadı bizi, annen her gün yemek getirdi, baban beni abinden ayrı tutmadı asla, ona ne aldıysa bana da aldı. Şimdi baban zor durumda, ama senin bir avantajın var, bunu kullan. Bak bu işte para var, senden de kimsede olmayan imkanlar var. Gel bunu değerlendirelim. Abin polis müdürü, sen sporcu başarılı birisin, ailen keza öyle,ülkede çok saygın bir yerleri var. Gel beraber çalışalım, senin yapman gereken sadece sana getirdiklerimi tutman ve ihtiyaç olduğu zaman beraber dağıtmamız. Ne dersin yapabilir misin?
– Yaparım abi ama bir şartla.
– nedir o?
– Bana yediğimiz yiyeceğimiz her boku anlatacaksın, tamam mı?
– Tamam…
– O zaman abi biz şimdi ne skime gidiyoruz?
– Bak şimdi biz Karaman diye ingilizlerin çoğunlukla yaşadığbir köye gidiyoruz. Orada birinden on kilo mal alacağız, oradan da gün doğmadan rumun biri kuzeye geçecek, ona bu malı verip 100.000 euro alacağız. Sana beş bin bana onbeş bin düşecek.
Ben bir an durdum, beş bin euro, sürdüğüm arabanın paradıydı. Büyük paraydı benim için. Bir şekilde bu parayı arabanın kalan borcuna verir üzerine de babamın hesabına habersiz yatırırdım, en Azından abimin düğün parası için bir şeyler yapardım. Mustafa abiye döndüm ve sordum :
-Abi tam adresi ver bana, hadi gidelim!
Mustafa abi güldü, sonra bana hayatım boyunca aklımdan çıkmayacak şu sözleri söyledi :
– Para hiç bir zaman insanı mutlu etmemiştir ve etmeyecektir, doğasında mutluluk yaratan hiç bir şey yoktur. Bir insan ne kadar çok para kazanırsa, o kadar fazlasını isteyecektir.Benjamin Franklin
Ben ona garip garip bakıp “abi bu neydi” diye sorarken o bana “boşver sürmeye devam et, zamanı gelince çok iyi anlarsın” dedi. Biz zifiri karanlıkta arabayla giderken ben garip düşünceler içerisindeydim.
Devamı gelecek.