” Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.” – William Shakespeare.
3 Şubat, herhangi bir sene.
Mustafa abi ve ben teslim alacağımız mal için, Mustafa abinin dediği Karaman adlı Girne taraflarında bulunan köye doğru gidiyorduk. Bu esnada güneş yavaş yavaş dağların ardından kaybolmaya başlamıştı. Ben arabayı sürerken, Mustafa abi de sigara sarmış içiyordu. Tabii normal olanlardan değil, araba sürdüğüm için ben içmek istemiyordum. Radyoda “paint it black – Rolling stones” çalmaya başladı birden. Hafiften sesini açtım, Mustafa abiye baktım, hafiften koltuğa yayılmıştı, başını sallayarak tempo tutturmuştu. Aniden içimden bazı sorular sormak geldi ona:
-Mustafa abii?
-Haaaaa!!
-Mustafa abi bir şey sormak istiyorum.
-Haaaaaa!!
-Abi be, ben gerçekten anlamıyorum.
-Neyi anlamıyorsun?
-Abi ya, her şey sanki yanlış gibi geliyor bana. Ben sigara içmem mesela, babamın arabasını kaçırdım, şu anda nereye gittiğimizi bilmiyorum, tamam sen biliyorsun ama ben bilmiyorum. Ne iş yapıyoruz biz? Sanki her şey yanlış be abi. Kardeşim polis, bir şey olsa ona ne diyeceğim?
Mustafa abi elindeki sarma sigaradan derin bir nefes çekti, biraz duraksadı, sonra gözlerini kapattı ve konuşmaya başladı:
-Şimdi beni iyi dinle çocuk… Yanlış nedir bilir misin, yanlış başkalarının sana onların dediklerini yapmadığın zaman hareketlerine verilen addır. Toplumda bazı kurallar var ama bu kuralları koyanlar her zaman güçlü olanlardır. Ve güçlüler asla yanlış yapmaz, neden mi? Çünkü güçlüler kuralları koyandır. Ve güç nedir?
– Nedir abi?
– Güç eşittir para. Senin babanın zamanında herkes önünü iliklerdi, peki şimdi ne oldu? Ben bilmiyor muyum sizin durumunuzu, biliyorum. Benim durumum da aynı, annem ameliyat olması lazım ama kimse umursamıyor. O kadar okul okuduk ama kimse bize iş vermiyor, bulduğumuz işler de zaten düşük maaaşlı kölelik işleri. Biliyorsun bizim neslimiz, ailelerimiz, göçmen geldi. Yerliler bizi sevmiyorlar, devlet işleri dahi yerlilerden oluşur, yani sistematik şekilde bir uygulama var bizim gibilere karşı. Ben buna artık dayanamıyorum, baş kaldırıyorum. En güçlü olacağım, istersen sen de benimle yürürsün.
-Peki abi orasını anladım da, niye ben?
-Hacııı, bak senin imkanların var. Kardeşinin durumu, ailenin yapısı, senin yaptıkların. Ve kimse de şüphelenmez senden bu yüzden. Bak üniversiteye başlayacaksın, abinin düğünü olacak, hepsi para bunların. Ha seninle neden yapmak istediğime gelince, seni severim çocuk, elimde büyüdün. Diğerleri gibi değilsin, mantıklı akıllı birisin. Ha bir de bu boku içmiyorsun diğerleri gibi. İçmezsen kazanırsın.
– Tamam abi içmiyorum da, bak iki gündür düşmüyor elimizden. İçmek de istemiyorum aslında, takımda oynuyorum, zarar verecek sonra bana. Hatta bence sen de içme.
Mustafa abi güldü, elindeki sönmüş sarma sigarayı tekrardan ateşledi. Sonra konuştu :
-Risk nedir hacı?
O esnada biz Mustafa’nın dediği köye girmiştik, hava kararmıştı ve yağmur başlamıştı. Ben cevap verdim:
– Risk nedir? Abi şimdi risk bazı şeyleri başarmak veya elde etmek için göze aldığımız durumlara denir. Yani şö…
Mustafa abi araya girdi:
– Hayıırr!! Risk nedir biliyor musun hacı… Risk William Shakespeare’in dediği gibi “Olmak ya da olmamaktır”. Ya var olacaksın bu dünyada ya da yok olacaksın, işte bütün mesele bu. Ben yıllarca var olanların masalarına meze oldum, bir hiçadamdım, artık var olacağım meze olmayacağım.
-Peki abi ya var olacağım derken yok olursak?
– O zaman da var olmaya çalışırken yok oluruz, en azından denemişizdir. Ne onurlu bir yok oluş ne onurlu. Bu dünyadaki mezarların çoğunda pişmanlıklarla keşkelerle yatanlar var. Ben öyle olmayacağım hacı. Eğer istersen sen de olmazsın…
Mustafa abi sigarasından bir nefes daha çekti, bana uzattı. “istemiyorum sağol” desem de ısrar etti, dayanamadım aldım. Ne yalan söyleyeyim kokusu burnuma geldikçe hafiften hafiften böyle içimde bir şeyler kıpraşıyordu. Biz köyün içinde dolaşıyorduk, daha önceden gittiğim bir yerdi, sohbete dalmışız amaçsızca köyde arabayı sürüyordum. Tam sigaradan bir nefes alacakken, birden Mustafa abinin telefonu çaldı, eliyle bana durmamı işaret etti. Mustafa abi telefonu açtı :
-Aloo….. Evet köydeyiz, kahvelerin orada…… Tamam, bekliyoruz. Kaç dk ya gelirsiniz?…. Tamam bekliyorum.
Mustafa abi telefonu kapattıktan sonra bana döndü:
-Hacı adamlar 7-8 dk. ya gelirler, sağlam dur, belli etme dalgada olduğumuzu. İçen adamı sevmez bunlar.
Elimdeki sarma sigarayı sağlam bir çektim ve cevap verdim:
-Tamam abi sen merak etme. Püüüffffff.
Elimdeki sigaradan bir defa daha asıldıktan sonra Mustafa abiye verdim. Yine yüzüm uyuşmaya başladı, köy kahvelerinin olduğu yerde yol kenarında durmuştuk. Yağmur yağıyordu, sessizlik vardı, sadece yağmurun sesinin ritmik tınısını duyuyordum, sanki beynimin içine içine yağıyordu. Arabanın durduğu yerden üç dört metre ötede bir aydınlatma direği vardı. Lambanın ışığında yağmur taneleri görünüyordu ve şiirsel bir güzellikte ahenkle yağıyordu. Sanki ben de o yağmur tanelerinden biriydim… Nasıl bir dalgası varsaydı bu içtiğim şeyin, ve neden iki günde böyle içmeye başlamıştım, halbuki hayatımda hiç sigara içmemiştim, ama bunu neden içiyordum. “Değer” ne yapıyordu acaba? Neden bir anda yağmurdan “Değer”e kaydı aklım… Sorular sorular, cevapsız sorular beynimi, uyuşmuş beynimi yiyordu, ve ben yağmur tanelerine kilitlenmiştim. O an Mustafa abinin söyledikleriyle daha da afalladım:
– Yağmurun ışığın altında düşen taneleri ne güzel değil mi? Fakat yağmur tanelerinin güzelliği bizim onları görebildiğimiz kadardır. Eğer ışık olmazsa güzellik de kalmaz. Işık ve güzellik geçicidir, karanlıksa her daim kalıcıdır. Gerçek güzellik karanlıktadır çünkü seni asla aldatmaz…
Ben bu sözleri duyduktan sonra sadece başımı sallayabildim, içtiğim şeyin etkisiyle beraber, Mustafa abinin yol boyunca yaptığı hayat felsefesi de beynimi tam anlamıyla zorlamıştı. Zaten kafamda başka sorular da vardı, resmen zombi gibi olmuştum. Aniden tam karşımızdan bir çift ışık belirdi, Mustafa abinin de telefonu çaldı. Telefona cevap verdi mustafa abi. Karşıdan gelen ışıklar bir arabaydı. Yanımızdan geçerken yavaşça içeri baktklar diğer arabadakiler. Sonra Mustafa abi bana seslendi:
– Hadi çabuk, yanımızdan geçen arabayı takip et.
– Abi nereye gidiyoruz?
– Var oluşumuzun veya yok oluşumuzun ilk adımlarını atmaya. Hadi çabuk sür.
Arabayı çalıştırdım…
Devamı gelecek