Sabahın 10:35 i..
Bir sandalyeden denizi izliyorum… Masmavi, ışıltılı, durgun…
Güneşli sıcak bir ilkbahar taklidi yapıyor İzmir’in sıcağı,
Eylül’e inat!
Balıkçı kayıklarının birinin üzerinde ağlarını temizleyen
bir balıkçı, sıcağa rağmen kalın boğazlı kazaklı 🙂
Ağında takılı kalmış, parçalanmış balık artıklarını arkası
denize dönük düzenli aralıklarla ağdan çekip çekip
geriye fırlatıyor… Mağrur ve kibirli görüntüleriyle salınan
iki pelikan denize atılanları havada koca gagalarıyla yakalıyor,
balıkçıya aynı düzenle eşlik ediyorlar, Kimi zaman
yakalayamadıkları balıkları,
suya kafalarını daldırarak, inanılmaz bir ustalıkla
çıkarıp yutmaya devam ediyorlar...
Bir karabatak beliriyor o anda.
Sanki pelikanların göz alıcı beyazını kendisine fon yapmış,
önlerinde ve ikisinin tam arasında batıp batıp çıkıyor
bir şey bulurum umuduyla… Ama nafile...
Martılar ise ürkek uçup alçalarak, ağızları boş tekrar
havalanıyorlar. Balıkçının arada elinden düşürdüklerini
kapan devasa tekir kediyi de tablonun içine aldık mı
rengarenk bir deniz oluveriyor önümdeki mavilik...
Neler düşünüyorum ben… Oysa...
Oysa kalbim sıkışarak oturduğum sandalyede,
en sevdiğim demleme çayı yudumlamakta
bile zorlanırken… Oysa…
Neler görebiliyorum...
Ne tuhaf… Hem de ne tuhaf… Çiçek açmışım işte..
haberim yok...
Anlamadan daldığımız dikenli çalılık...
anlamadan çıkıverdiğimiz kocaman,
rengarenk bir deniz olup kucaklayıveriyor bizi…
bitti dediğimiz hiç bir şey
aslında bitmiyor… Dönüşerek… İlerliyor...
Griden maviye...
Sarıdan yeşile…
Oradan kırmızıya...
Her daim çiçeklerimizi açabilmek umuduyla...
25 Eylül 2013