Yusuf içinde büyük bir huzursuzlukla uyanmıştı. Her zamankinden farklı olarak içindeki bu huzursuzluğu, bu sefer uzun zamandır görmekte olduğu aynı rüyalarla ilişkilendirmemişti. Artık harekete geçme vaktinin geldiğine olan inancı bütün benliğini sarmıştı. Bu kısır döngüyü devam ettiremezdi. Bu döngüye bağlı kalmak iç huzursuzluğunun artarak devam etmesine sebep olmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Yalnızlığın getirdiği en büyük kolaylığı terk etmek zorundaydı. Ve bunu yapması demek, yalnızlığın getirdiği en büyük sorundan kurtulması anlamına geliyordu aynı zamanda. Çocukluğundaki zorunlu şehir değişiklikleri, hayatı boyunca bir türlü bastıramadığı gezip yeni yerler görme isteğini içinde yeniden keşfetmişti. Ve şehir şehir gezmeye olan alışkanlığından dolayı yeni yerlere korkusuzca gidebiliyordu. Yeni şehirler, yeni yerler, yeni insanlar demekti. Ancak değişmeyen, değiştiremediği tek şey kendisiydi. Zaten asıl savaşı da kendisiyle değil miydi, hayattaki tek düşmanı sadece kendisiydi ve bunun farkındaydı. Daha önce hiç olmadığı kadar farkındaydı. Kazanılamayan ve asla kazanılamayacak bir iç savaştı bu, hiç şüphesiz. Öyle bir durumdaydı ki tek bir seçeneği vardı; kaybetmek. Savaşı kaybedeceğine olan inancından emin olsa da kendini kaybedebileceğine olan inancı bir türlü içinde bulamıyordu. Bunu öğrenmenin tek yolu tecrübe etmekten geçiyordu. Bir insan kaybolmadan yolunu bulamazdı. Bunu engin tecrübeleriyle öğrenmişti, her gittiği şehri öğrenmek için önce kaybolmuyor muydu şehrin derinliklerinde. Nitekim insan da bir şehir gibi olmalıydı, insan içinde kaybolarak kendisini bulmalıydı. Korkularının üstüne giderek korkusuzlaşmalıydı. Yıllardır kendini yenilebilir yapmıştı artık bundan vazgeçmeli ve yenilmez olmalıydı. Kendisine kurduğu bu düzeni tek hamlede yıkmalı, parçalamalı ve kendi benliğinin en üst noktasını keşfe çıkmalıydı. Yolda ve yolun sonucunda karşılaşacaklarından artık korkmuyor diyemezdik, yalnızca bunları umursamıyordu artık. İçinde bir parça hep kendisini engellemeye çalışıyordu ve çalışacaktı bu amacından hiçbir zaman vazgeçmeyecekti. Çünkü daha önce söylediğimiz gibi en büyük düşmanı sadece kendisiydi ve her zaman da öyle olacaktı. Uyanmasıyla birlikte düşüncelerini dizginlemesi çok ani olmuştu. Düşüncesizce, plansız hareket etmeyeli yıllar olmuştu. Fakat plansız hareket etmek tıpkı bisiklete binmek gibiydi, bir kere öğrenmiş olduktan sonra yıllar boyunca hiç kullanılmasa bile, unutulabilen ya da yeniden öğrenmeye ihtiyaç duyulan bir şey olmamıştı hiçbir zaman. Yaptığımız örneklendirme Yusuf için biraz sıkıntılıydı, çünkü hiçbir zaman bisiklete binmeyi öğrenememişti fakat plansız yaşamayı deneyimlediği zamanları olmuştu. Yanına alacağı eşyaları çok düşünürse yola hiçbir zaman çıkamayacağının farkındaydı bu nedenlerle sadece üstünü giyindi ve gözüne ilişen ilk eşyalarını yanına alarak, uzun bir zaman dönmemek üzere, yıllarca kısıtlı kaldığı bu evden ve şehirden ayrılmak üzere kapıdan çıktı. Nereye gittiğinin bir önemi yoktu artık. Nereye gitmesi gerektiğini düşünmesine ihtiyacı kalmamıştı, çünkü biliyordu yalnızca gitmeliydi, bir an bile arkasına bakmadan yalnızca gitmek. Yollar kendisini ait hissettiği en iyi ortamdı, içinde bulunduğu her şehirde kendisini oraya ait hissedemiyordu. Nereye gitse, kimin hayatına girse sadece fazlalıktı. Yaşadığı ülkenin merkezinden yani yolculuğa yaşadığı ülkenin başkentinden başlamıştı. Önce kuzeye doğru yöneldi, yönünü oraya çevirmesindeki tek sebebi içinde duyduğu bir histen fazlası değildi. Yol boyunca inanılmaz bir huzur vardı içinde. Ne yazık ki bu geçici mutluluğu ve huzuru yolculuğun bitmesiyle yitirecekti. Daha önce görmediği yeni bir şehrin terminalinde indiğinde önce gökyüzüne baktı. Yolculuğa gündüz çıkmasının sonucu olarak yeni şehre gece vakti varmıştı. Kapkaranlık havada sadece o göğe bakıyordu. Onlarca otobüsten kendisiyle birlikte yüzlerce insanın gideceği bir yer vardı, fakat Yusuf ‘un gideceği hiçbir yer yoktu. Terminalde tek başına kafasını göğe çevirmiş ve sigarasını yakmıştı. Nereye gitse kurtulamadığı yıldızı burada da görmüştü. Bunun anlamını çözmek için yıldızı takip etmeye başladı. Gidecek bir yeri olmamasının kendisine kazandırdığı büyük bir özgürlük vardı; her yere gidebilirdi. Yıldızı takip ederek ulaştığı otelde kaç gün kalacağını bilmediği için resepsiyondaki görevliye durumunu biraz değiştirerek açıkladı. Tek kişilik oda istiyorum dedi. Resepsiyon görevlisi kaç gecelik diye sorduğunda ise, hayatında en nefret ettiği ancak en çok kullandığı cevabı verdi: bilmiyorum. Üç gün boyunca şehri gezdi, tanıdı, yeni insanlarla tanıştı, yeni yerler gördü, fakat kendisini bu şehre bir türlü ait hissedemedi. Üç gün boyunca her gün gitme isteğini içinde hissediyordu. Üçüncü günün sonunda ayrılma vaktinin geldiğine emin olmuştu. Otelden çıkışını yaptı ve yeni bir şehre doğru yola koyuldu. Bu sefer yönünü ayrılma saati en yakın olan otobüse göre kararlaştırdı. Ve bu karar onu doğuya yöneltti. Hiç gitmek istemediği, hiçbir zaman gideceğini düşünmediği bir şehre doğru yola koyuldu.
Bu çıktığı yolculukta, kendini arayış yolculuğunda, günlerin hiçbir önemi kalmamıştı. Artık bir işi yoktu, artık günlerin hiçbir önemi yoktu bu yaşam formunda. Günleri, haftaları ve ayları artık sayamıyordu. Hangi günü geride bırakıp hangi güne başladığını bilmiyordu, çünkü bir önemi yoktu. Yeni şehrin hangi şehir olduğunun da bir önemi kalmamıştı. Yolculuğun kaçıncı gününde ya da kaçıncı şehrinde olduğunu bilmiyordu ve bundan sonra hiçbir zaman da bilemeyecekti. Bir noktadan sonra sadece şehirlerin merkezinde aradığını bulamadığı için tam anlamıyla şehri terketmenin, oradan ayrılıp yeni bir şehre gitmenin de faydasız bir uğraş olduğunu farketmişti. Bu sebep onu şehirlerin ilçelerine, beldelerine, kasabalarına ve köylerine gitmeye iten bir sonuca ulaştırmıştı. Belki de kendini küçük bir mahallede bulacaktı, ne belliydi. Çok sayıda insan tanıdı, çok fazla kişiyle konuştu ve çok fazla yeni iş öğrendi. Artık hayvan kokusu midesini bulandırmıyordu, artık hayvan beslemeyi büyütmeyi yani kısacası hayvancılık mesleğinin bütün dallarındaki işleri biliyor ve yapabiliyordu. Birçok sebze meyve yetiştirmeyi de öğrenmişti. Yani öyle bir bilgeliğe ulaşmıştı ki; artık kimsenin olmadığı bir yerde kendisine bir ev inşa edebilir, birkaç hayvanı evcilleştirebilir etinden sütünden yararlanabilir ve kendi sebze meyvesini üretip yani kısacası kendi kendine yaşayabilirdi kimsesiz bir toprakta. Modern bir çağa gözünü açmış bir insan olarak ve modern çağın bütün gerekliliklerine hâkim olan bir insanın en ilkel yaşam formatını öğrenmesi ve içselleştirmesi sonucuna başarıyla ulaşmıştı. Lakin bu sonuç onu tatmin etmeye yetmemişti, ne yazık ki hala aradığı huzuru bulamamıştı. Mutluluğu aramayı şehir hayatında bırakmıştı, aradığı salt huzurdu fakat aramak onu bir türlü sonuca ulaştıramıyordu. Huzur, sanki peşinden koştuğu gölgesiydi. O yaklaştıkça ondan kaçıyordu. Ve Yusuf’ta her şeye rağmen huzurun peşinden yeni bir hayata, yeni bir yere giderken buluyordu kendini. Ne zaman ki yola koyulsa, alıştığı, düzenini kurduğu yerden ayrılsa, huzuru çok kısa süreliğine de olsa buluyordu. Sonra yol bitiyor ve huzur yine ondan kaçmaya başlıyordu. Sanki bütün yolculuğa huzurla birlikte çıkmıştı ve yol arkadaşlığına onla birlikte devam ediyordu. Ayrıldığı yerlerde insanlara veda etmiyordu, insanlar onun yokluğuna bir iki şaşırıyor sonra alışıyorlardı. Sanki Yusuf oraya hiç gitmemiş gibi eski yaşamlarına geri dönüyorlar ve onu unutuyorlardı. Kimse anlam veremiyordu, neden gittiğine ve nereye gittiğine. Bir düş, bir rüya gibi girip çıkıyordu insanların hayatlarına. Kimseyi sevemiyordu, sevmek istiyordu bir yanı fakat sevdiğine veda etmenin ağırlığının düşüncesi ve dahası sevdiğine veda edemeden ayrılma düşüncesinin ağırlığından korkuyordu. Düşüncelerinde yaşadığı hayatlar ile gerçekte yaşadığı hayat arasında uçurum oluşturmuştu artık, ne yapsa aradaki boşluğu dolduramıyordu.
Muavinin dürtmesiyle uyandı.
-Dayı son durağa geldik. Uyuyakalmışsın nerede inecektin?
-Teşekkür ederim.
Nereye gideceğini kendisi bile bilmiyordu, o yüzden soruya cevap vermesinin bir anlamı yoktu. Sadece teşekkür etmiş ve inmişti otobüsten. Elinde bir valiz, valizin içinde sadece birkaç parça kıyafet ve bir takım aletlerle. Muavinin şivesinden ve indiği yerdeki atmosferden Ege bölgesinde ancak denize uzak bir yerde olduğunu düşünmüştü. Nitekim düşüncesinde haklıydı da, Kütahya ile Manisa arasında küçük bir yerdeydi. Valizini yere bıraktı, ceplerini yokladı. Sadece iki adet sigarasının kaldığını gördü, neyse ki şanslıydı. Her terminalde sigara satan bir yer olurdu, bunu artık ezberlemişti. Sigarasını yakmasıyla bir genç yanına geldi:
-Dayı fazla sigaran var mı?
-Al kardeşim.
-Hea, pardon dayı son sigaranmış. Teşekkürler ama kalsın.
-Al kardeşim, al. Yenisini alacağım zaten.
-Sağol dayı. Dayı gidiyor musun, geliyor musun?
-Yeni geldim kardeşim.
-İyiymiş. Nereden geldin dayı?
-Bilmiyorum kardeşim.
-Neden geldin dayı, akraban falan mı var yoksa iş için mi?
-Bilmiyorum kardeşim.
-Kimin kimsen yok mu dayı?
-Bilmiyorum kardeşim. Bilmiyorum burada tanıdığım biri var mı yok mu.
-O nasıl oluyor dayı?
-Valla orasını da bilmiyorum kardeşim.
-Dayı sende hiçbir şeyi bilmiyorsun ya, o nasıl iş?
-Herkes her şeyi biliyor nasılsa kardeşim, bırak da bir tek ben bir şey bilmeyeyim.
-Sen de haklısındır dayı. Bizim buralar güzeldir. Seversin, insanları da iyidir.
-Muhakkak kardeşim, muhakkak. Sen? Sen gidiyor musun?
-Yok, dayı kardeşimi askere göndermeye geldim. Yeni kalktı otobüsü. Neyse sağ olasın dayı, gideyim ben artık.
-Kardeşim bir şey sorabilir miyim?
-Tabi dayı.
-Burada otel ya da kiralık eve falan bir şey var mı bildiğin?
-Kalacak yerin mi yok dayı?
-Evet, kalacak yerim yok.
-Allah Allah, ilk defa kalacak bir yeri olmadan bir yere giden birini görüyorum.
-Kardeşim bildiğin bir yer var mı yok mu?
-Yok dayı. Burada otel motel falan yok.
-Neyse sağol kardeşim.
-Dayı gel bizde kal birkaç gün.
-Hiç olur mu öyle şey, ben bulurum bir yer teşekkürler.
-Olur dayı, bir sorun olmaz gel sen.
-Yok yok, ben bulurum kendime bir yer.
-Tamam dayı bulursun da bulamazsan gelir kalırsın. Merkeze nasıl gideceğini biliyor musun?
-Bilmiyorum.
-Tamam, gel birlikte gidelim. Hem sana evimi de gösteririm. Kalacak yer bulamazsan gelirsin kalmaya. Ya da telefon numaramı vereyim ararsın kalacak yer bulamazsan.
-Birlikte gidelim, evini gösterirsin. Telefonum yok kullanmıyorum uzun zamandır.
Gencin şaşkınlığı doruklara ulaşmıştı. Telefonu ne zamandır kullanmadığını ya da neden kullanmayı bıraktığı kafasındaki daha önemli sorulardı. Ancak normal bir insanın sorması gereken soruyu sormak için harcayacaktı son soru hakkını:
-İsminiz ne?
– Yusuf. Senin adın ne kardeşim?
-İbrahim.
-Memnun oldum kardeşim.
Nasılsa unutacaktı ismini ancak kendi ismini söyledikten sonra adını sorması gerekiyordu. Bu hareketi yapmaması hiç etik olmazdı, ahlak ve insani ilişkilerin yarattığı zoraki gereklilikler, muhakkak yerine getirilmesi gerekiyordu. Karşısındaki adını ne zaman unutacağını bilmese dahi söylerdi, yalnız artık Yusuf isimlere takılmıyordu. Zaten hiçbirini aklında dahi tutamıyordu. İki saniye içerisinde unutacağı bir bilginin sahibi olmuştu. Yusuf, insanların isimleri cisimleri ya da fiziksel özellikleriyle, hatta ve hatta cinsiyetleriyle bile ilgilenmiyordu. İnsanlar hakkında onu ilgilendiren en önemli şey, düşünceleri ve yaşayış şekilleriydi, yani hayatı nasıl anladıkları, nasıl anlamlandırdıklarıyla ilgileniyordu. Belki birisi hayatın amacının ne olduğunu anlamıştır diye. Bu anlam arayışına sahip tek insan kendisi olamazdı, olmamalıydı. Her yerde, her bir insan hayatı farklı yorumlamıştı. Ancak hiçbiri Yusuf’u tatmin edememişti. Hayatın amacı duyduğu cevaplar olamazdı, fakat bütün cevapların içerisinde gizli olmalıydı. Bu gizi çözmesi gerekiyordu, bir türlü çözemiyordu. İçsel çelişkilerinden kurtulamıyor ve hayata bir anlam yükleyemiyordu. Sürüklenmek, hayatın amacı olamazdı. Lakin sürüklenmek de bu sorunun cevabının içinde bir yerlerde muhakkak var olmalıydı. Doğada yapraklar, bitkiler, hayvanlardan tutunda insanlar bile sürükleniyordu bir yerlere. Demek ki sürüklenmek konuya dâhildi, yalnızca ne kadar önemli olduğu ve ne şekilde bu konuya dâhil olduğunu kavrayamamıştı daha.
Kasabanın merkezinde vardıklarında İbrahim kendi evini Yusuf’a göstermiş ve yollarını ayırmışlardı. Yusuf, ona hiçbir insana vermediği bilgiyi vermemişti. Nereye gideceğini gizli tutmak için ayrılırken sadece; “görüşmek üzere.” demekle yetinmişti. Burası gibi küçük kasabalarda ilk önce gidilmesi gereken tek yer vardı: köy kahvesi. Köy kahvelerinin çok güzel özellikleri vardır. Bunların başını, yabancı birinin hemen farkedilmesi ve bütün dikkatleri üzerine çekmesi almaktadır. Masaya oturur oturmaz garsonun yanına gelmesi bir oldu. Çay istedi, çayı geldiği gibi kalacak bir yer veya kiralık bir ev var mı diye sordu. Ne kadar sessizce sormuş olsa da, içeriye girdiği andan itibaren kahveye hâkim olan sessizlik sayesinde kahvedeki herkes işitmişti Yusuf’u. Zaten Yusuf böyle olacağını biliyordu. Bu oynaması gereken bir oyundu, yapılması gereken nezaketleri yapmaktaydı. Kahvede yaklaşık yirmi kişi bulunuyordu. Bazıları aralarında kimin ve hangi evin boş olduğunu tartışmaya başlamışlardı bile. Bazıları direk Yusuf’a nasıl bir yer aradığını sordu yanına giderek. Yani sizin anlayacağınız kahvede büyük bir seferberlik başlamıştı, Yusuf’a kalacak yer bulmak için. Yusuf’un da tam istediği buydu. Üç tane ev önerilmişti kendisine, uzun yoldan geldiğini herkese açıklayan Yusuf, kahve halkıyla beraber birer çay içtikten sonra evlere bakmaya karar vermişlerdi. Yusuf, kalacak yer olarak sadece iki kritere sahipti: kahveye yakınlık ve ucuzluk. Başını sokacak herhangi bir yer nasıl olsa işini görecekti. Geceden geceye iki saatlik uyku için kullanacağı bir yer olacaktı nasıl olsa. Kalabalıktan nefret eden bir insandı fakat aynı zamanda kendisiyle yalnız kalmaya dayanamıyordu. Çok uzun zamandır yalnız kalmak istemişti, ancak bu hayatta istediği en son şey kendisiyle yalnız kalmaktı. Yalnızlığını yaşayabilseydi huzura kavuşabileceğine inanıyordu. Ancak yalnız kalamıyordu, kendi kendini bırakamıyordu.