Uzun süre olmuştu unutalı, “büyük aşkın küçük sonu” adlı romanı bitirene değin.Roman adından da anlaşılacağı üzere: zorlu yokuşları ve çetin barikatları aşan,anaforlarda bile kendini kurtarmayı bilen; ve fakat küçük bir derede umulmadık bir şekilde boğulan bir aşkı anlatıyordu.Kitabın sonunu getirirken anlamlandıramadığı göz yaşları döküldü gözlerinden.Şaşkındı,çünkü,malum kişiden ayrılalı çok olmuştu,yıllarca ondan bihaber yaşıyordu,kim bilir o da belki kendi gibi evlenmiş,hatta çoluk çocuğa karışmıştı.Şaşkındı,çünkü şuan mutluydu,göz yaşı ise,ona göre,tanrının mutsuz olduğu anlarda kalbimize bir can simidi görevi görmesi için verdiği bir hediyeydi.Hatırlamak için,hafızasını bir hayli zorlaması gereken anılar bir anda su yüzüne çıkmıştı.Ama onun o suya girmeye cesareti var mıydı,bilmiyordu.Hani bazı kimseler olur ya,her kitap okuduğunda kitabın baş kahramanıyla kendini özdeşleştirir ve ona göre de duygu dünyası gelgitler yaşar.O tür insanlardan da değildi.Hatta o tür insanları sevmezdi bile, “bir eserde tat üçüncü göz ile alınır” derdi hep.Peki onun duygularını bu denli yoğunlaştıran neydi;romanın gücü mü yoksa aşkının gücü mü? Bir an için bu soruyu kendine sordu,cevabını muğlak olacağını bile bile.Fakat emin olduğu bir şey varsa bu soruları sormak yerine şu an bu romanın getirdiği ve onun iliklerine kadar işlediği acı tatlı duyguların tadına varma isteği.Belki de insana en büyü hazzı veren,herhangi bir sınıfa sokamadığı belirsiz duygulardır;acının verdiği tat ve tatlının verdiği acı,ikisi arasında gelgitler yaşarken,şu an yaşadığı duygular bir tabloya aktarılabilse bu tablo dünyanın en pahalı tablosu,eğer şiire yazılabilse bu dünyanın en iyi şiir kitabı olur diye düşündü.Ve tekrar aşkı düşündü,yaşlılık limanına çocukluk denizinin vurduğu son dalgadır diye geçirdi içinden.Çünkü zamanla nasırlaşan duygular içinde,kendini korumak için savaşan bu duygudur aslında:içinde coşku vardır,tutku vardır,saflık vardır… Kendisi bunları düşünürken oda lambasının etrafında uçarıca gezinen sivrisineğin çıkardığı vızıltı onu tekrar gerçek dünyaya getirdi.Gerçek dünya neydi,şu an onun için? Önündeki kitap,içi izmarit dolu bir küllük,küllüğün yan bölmesinde,o daldığı için,kendi ipini kendi çeken,intihar eden sigarası.Ve bardağının iç kısmını köpüğüyle buğulaştıran,ekstra alkol içeren bira.Ve tabi tüm bunları sırtlayan masası.Dünya onun için,şu an bunlardan ibaretti.Zaten fazlasına da ihtiyacı yoktu.Zihninde canlandırdığı dünya onu mutlu etmeye fazlasıyla yetiyordu.Eşi yeni doğum yapan ablasını ziyaret etmek için sabahın erken saatlerinde şehir dışına çıkmıştı.Oysa fazla değil önceki gün eşiyle artık çocuk sahibi olmanın zamanı geldiğine karar vermişler ve bu kararın getirdiği tatlı heyecanı birlikte yaşamışlardı. Şimdi ise bambaşka bir adam vardı masanın başında.Bir insan bir günde değişir mi?O değişmişti,en azından öyle sanıyordu.Ya da zaten hep bugünkü gibiydi.Belki de farkında olmadan eski aşkını yaşıyordu.Her sabah işe giderken,yaptığı kahvaltıda iş arkadaşlarıyla sohbette,yediği yemekte attığı adımda,aldığı nefeste ve belki de eşinde bile eski aşkını yaşıyordu.Zihni,kendini avutmak için böyle bir yol mu seçmişti ? Eğer bu doğruysa,mutluluk yalnız onda gizliydi ki farkında olmadan kendi de bunu kabul etmişti. “Onsuz onu yaşamak”,bu yarım bir duygu olsa gerek diye düşündü.Ve bu duygu bile şu ana kadar onu mutlu etmeye yetmişti,zira bugüne kadar,halinden pek şikayetçi olduğu söylenemezdi.Şu anki durumunda ise kitaba şükür mü etse yoksa küfürler mi savursa bilmiyordu. Onunla yaşadığı anıları düşündü,onu güldürürken kendinde beliren gurur,ona aldığı ilk hediye,şehrin ıssız sokaklarında gözü kapalı kim daha ileriye yürüyecek diye yaptıkları yarış,sinemada her aksiyon dolu sahnede kızın başını onun göğsüne koyuşu ve bunun onda yarattığı kalpteki ritim bozukluğu,bir keresinde çoraptaki söküğüne kızın dalga geçişi ve “vah kuzum ne kadar da rezil bir durumdasın” deyişi,onda hafif bir gülümsemeye yol açtı;ayrıca tatlı sert didişmeleri ve bazen oldukça hararetli kavgaları,ertesi gün ise hiçbir şey olmamış gibi tekrar konuşmaya başlamaları,kızın palyaçolardan çok korkması ve “bu sırrımı başka kimseye söyleme” diye ona defalarca ettiği tembihler…Tüm bunları düşünürken yaşlandığını hissetti,bir daha o günleri getiremeyeceği gerçeği onu bir an olsun ürpertti,insanların yaptıkları seçimler onlara bu kadar ağıra mı mal olmalı diye düşündü.O an her şeyi değiştirebilecek tanrısal bir gücünün var olmasını istedi;insana özgü bu çaresizliğin utancında kıvranırken.İstediği bir şeyi yapamamanın verdiği üzüntü,çok istediği bir şeyi yapamamanın getirdiği bir bilgeliğe dönüşüyordu.Ama bu bile onun sitem etmesine engel oluyor değildi.Aklına Cemal Süreyya’nın tam hatırlayamadığı;ancak tahminen buna benzer olduğunu düşündüğü dizeleri geliyordu: Acılar olgunlaştırır diyorlar, Olgunlaşa olgunlaşa çürüdük bilmiyorlar. Bu düşüncelere dalmışken kapının zilinin çalındığını duydu,gitti,kapıyı açtı,gelen kapıcıydı,bir ihtiyacı var mı diye sormaya gelmişti,ihtiyacı olan şeyin biraz yürümek olduğuna inandı,belirsiz duygular;ancak belirsiz bir yolla yürünür diye düşündü.Kapıcıya olumsuz yanıt verdi,ardından o da çıkmak için ayakkabısını giydi,kapıyı örttü,çıktı,gitti…