Canan’ın Nejat’ı beklemesi gibi hayat şimdilerde..
Öyle umutlu ve öyle umutsuz.
Sevgi yetmezdi her şeye, zamansa sütten çıkmış ak kaşık.
İnsan ne zaman sevse hep bir kavuşamamazlık..
”Çok zor değil be Nejat. Şu kapıdan gireceksin işte. Sabah ezanıyla geleceksin. Attığın her adımda bir çiçek yeşerecek, biliyorum. Ellerinden öpeceğim, durduracaksın beni, yüzümü avuçlayacaksın. Avuçların ellerimin cenneti. Zor değil be Nejat, eğer kalırsan en sevdiğin yemeği de yaparım sana, birşeye de pek benzemez ama yarım eder Suna abla… Annemin bir zamanlar sadece misafirlere koyduğu, benim bir zamanlar Kapalıçarşı’da aynısını görüp de çocuklar gibi sevinip aldığım güllü takımlarımla süslerim masanı. Sana söz bir daha gitmeyeceğim pavyona. Patronu da ikna ederim ben. Eğer sen girersen şu kapıdan tüm dünyayı ikna ederim ben. Yeter, gel…”
Oysa her şeyi bırakıp Nejat’a koşmak için hazırdı Canan, Nejat ise asil ailesini reddetmeye..
Sevginin boyutsuz olduğunu gösterdiler bu sevgisiz dünyaya.
Ama dedim ya sevgi yetmezdi her şeye diye, ölüm diye bir gerçek vardı ve sonrasında yaşanan o tarifsiz sonsuz acı..
Canan’ın tek tutunduğu dalının kuruması, gözyaşlarının o dalı tekrardan yeşertememesi..
Ölüm sevginin önüne geçemezdi ama yaşanılacak koskoca bir masalı darmadağın etmeye yetti.
Canan ile Nejat’ın bitmemiş masalı..
Bu masal hiç bitmedi.