Bu üç kavram epeydir kafamı karıştırmakta. Öncelikle doğru yanlış ve gerçeği neyle temellendiriyoruz buna bakmak lazım. Doğru ve yanlış konusunda neyi temel alıyoruz. Gökten inen kitapları mı, insanı mı, toplumun genel geçerlerini mi?
Öncelikle gökten inen kitaplardan başlayalım. Eğer gerçekten evrende insanlardan haberdar olan daha zeki daha yüce hatta insanın yaratıcısı olacak kadar bilge bir varlık var ise tabii ki de onun doğru ve yanlışlarını gerçeklik olarak kabul edebilirdik. Pekâlâ, buna kesin diyebilir miyiz? Bana soracak olursanız, diyemeyiz. Bin beş yüz sene önce indirildiği söylenen bir kitabın kesinliğinden emin olamayabilirim.
İkincisine gelirsek. Toplumun genel geçerleri. Bunu galiba direkt olarak eleyebiliriz. Büyük bir kitle bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu iddia ediyor diye buna gerçek diyemeyiz değil mi? Hayır benim gerçeklerim buna ters düşüyor. Ayrıca şunu da söylemek gerekiyor ki genelde toplumların içerisindeki büyük kitleler çok da akla uygun hareket etmezler. Popüler kültür buna bir örnek olarak gösterilebilir. Neyse bu ayrı bir konu.
Gelelim benim gerçeklerime. Evet, benim doğrularıma göre herkesin doğruları ve yanlışları kendi gerçekleridir veya öyle olmalıdır. Gerçeği asla bilemeyiz. Çünkü hepimiz insanız ve hangi doğruların gerçek doğrular olduğunu belirleyen insanüstü bir varlığın kesin bir kanıtı var mı tartışılır ve bize gerekli olan ise kesinliktir. Ama gerçeğe en yakın olabileceğimiz nokta doğru ve yanlışın ölçüsü olarak insanı yani en yakından tanıdığımız insanı, kendimizi temel aldığımız noktadır. Bireyselliktir. Benim doğrularım gerçek doğrulardır ve benim yanlışlarım da gerçek yanlışlardır. Ama bir o kadar da değildir aynı zamanda. Çünkü sadece sekiz milyar insandan bir tanesiyim ben.
Kendi doğrularınızın peşinden gitmeniz, kendi yolunuzu çizmeniz dileğiyle sevgilerle.