” Hadis:’ Kendini tanıyan, Rabbini tanır,’ diyor. En küçük sonsuzlukla, en büyük sonsuzarasındaki esrarlı ayniyeti ifşa eden büyük söz. Hint bilgeleri de ‘Gökte bir tek ay var, akislerisonsuz. Her testinin suyunda başka bir ay. O testilerden biri de sensin,’ derken aynı hakikatetercüman olmuyorlar mıydı? Kendini tanımak, marifetler marifeti. Doğu, kıyıları görünmeyen
bu ummanda binlerce yıldan beri dolaşıyor. Ama keşiflerini kitaplaştırmamış; gönülden gönülde aktarılmış sır.
“ Der Cemil Meriç. Esasında bireyin kendi sınırlarının farkına varması, görgüyle eşdeğerdir. Maddi varlığın bir yansıma/ yanılsama olduğu aşikârdır. Ancak bu yansımanın üstüne çıkmak, çağları aşmakla mümkün olur. Maddi varlığa karşı her şeye sebep cihetinden bakan manevi miras, eşyanın üstüne çıkarak kendi benini bir yansıma aracı olarak kullanmıştır. Maddi anlamda insanın ilk karartısı gölgeler ilk aynası sudur. Manevi
birikim suyun üstüne çıkarak, topraktan bir ürün olan testinin seviyesine insanı indirir. Testi suretçe küçüktür ama ayna olması bakımında bütün ayı( tecelliyi) içine alır.
Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim
(Aziz Mahmud Hüdayi(k.s.)
Aynalarla dolu bir odada bir şey bin şey suretini alır. Esasen Ayna bir cisimden ne kadar
uzaklaştırılırsa içine yansıttığı çevre o kadar genişler. Zaten insan toprağa indirilerek asıl
olan Allah’tan uzaklaştırılmamış mıdır? Esasen bu uzaklık yakın olan bir uzaklıktır.
Tarihimizde nice çağlar ve maddeler üstü düşünen insanlarımız olmuştur. Bunlardan biri belki
en önemlilerinden biri Nasreddin Hoca’dır.
Nasreddin Hoca’nın bize bize fıkra olarak görünen bir hikâyesinde;
“Günlerden bir gün, gecelerden bir gece Hoca Nasrettin, kuyudan su çekmeye karar vermiş. Elinde kovası,
bahçedeki kuyunun başına gelmiş. Tam kovayı sarkıtacağı sırada, kuyunun içinde Ay’ı görmüş:
– Eyvah!.. Ay kuyuya düşmüş, diye üzülmüş. Sonra da Ay’ı kuyudan nasıl çıkaracağını düşünmüş. Aklına
kovası gelmiş. Ay’ı kova ile çıkarmaya karar vermiş.
Kovayı, ipiyle kuyuya sarkıtmış. Kova, suya değince de, çekmeye başlamış. Su ile ağırlaşan kova bir süre
sonra, kuyu duvarına takılmış. Nasrettin Hoca, kovayı ne kadar çekmek istemişse de bir türlü becerememiş.
Kan ter içinde kalmış. Kovanın yukarı gelmemesinin nedenini Ay’ın ağır olmasına vermiş. Kovayı yukarı
çekmeyi sürdürmüş..
Fakat ipe o kadar şiddetli asılmış ki, ip kopmuş. Nasrettin Hoca da, sırt üstü yere yuvarlanmış.
Nasrettin hoca, gözünü açınca, gökte parıldamakta olan Ay’ı görmüş,
– Oh, çok şükür!.. Epeyce uğraştım, epeyce yoruldum ama sonunda Ay’ı kuyudan çıkarmayı başardım. Bu
iş bütün yorgunluğuma değdi. demiş.”
Peki, bu hikâyede komik olan ne? Nasreddin Hoca mı? Yoksa bizim gibi ona gülenler mi?
Düşünmek/düşü-bilmek çağ üstü olanların işidir.