Kayıt Ol
Oca 5, 2015
993 Views
DUVAR için yorumlar kapalı
0 0

DUVAR

Written by

Öğürüyordum, bir an bile durmadan. Gözlerimi açtığımdan beri birazdan geçer deyip oralı bile olmadığım bulantı bir türlü geçmemişti. Aceleyle attım kendimi yataktan, sol kolum ile  yatağın hemen yanındaki komodinden destek almak istedim, ani hareketim sonrası birkaç gün evvel yatmadan önce okumak için aldığım fakat sonra bir kenara bıraktığım kitaplar yere düştü. Lavaboya zamanında yetişeceğimden emin değildim, sol elimle ağzımı kapatıyordum. Ama yetişmiştim. Bir çırpıda klozeti açtıktan sonra içimi boşalttım. Dakikalarca iki büklüm durduğum klozetin başında kustum, kustum ve kustum. Artık midemde kusacak bir şey kalmamıştı ve safra çıkarıyordum. Bakışlarımı kitlediğim tuvalet deliğine akan sıvının renginin sarı ve yeşil karışımı olduğunu fark ettim. Bedenim o kadar şiddetli kasılıyordu ki, bir an için tüm organlarımı çıkaracağımı sandım.

Ağzımı ve yüzümü yıkadıktan sonra başım öne eğik olduğu halde iki elimle lavaboya yaslandım. Ağrı yüzünden başım çok daha ağırlaşmıştı, nabzım kafamın içinde gümbürdüyordu. Bir süre sonra yüzüme baktığımda irileşmiş ve sulanmış iki göz gördüm, kusarken kafamın içine dolan basınçtan olmalıydı. Bu haliyle bir eşek gözü kadar güzellerdi.

Bir kez daha öğürdüm. Boş midemden akan şeyin bu sefer sarı yeşil arası safra değil siyaha yakın kan olduğunu gördüm. Kollarımı ve bacaklarıma aniden öyle bir yük çöktü ki, dengemi kaybettim. İçindeki akıntı her dakika daha da şiddetleniyordu. Midem bir balon gibi sönerken, karnımı üzerindeki demir külçe git gide ağırlaşıyordu. Tüm vücudumu saran panik yüzünden mantıklı düşünemiyordum. Düşünceler birbirinden kopuk kelimeler olarak geçiyordu aklımdan. Nihayet gerçeğin idrakine varabilmiştim: Bu acil bir durumdu ve derhal ambulans çağırmalıydım. Zayıf adımlarla yatak odasına doğru yürüdüm. Bunlar, rüyalarda attığım adımlar gibiydi; daha hızlı ve daha kuvvetli hareket etmek istiyor ama bir türlü başaramıyordum. Odaya girer girmez ayağım girişteki halıya takıldı ve yatağın içine gömüldüm. Son hatırladığım şey, midemden ağzıma yükselmeye devam eden sıvının ılıklığı ve katran rengi kana bulanan yastıktı.

Nihayet uyandım. Durmadan vızıldayan sineklerin vızıltısıydı beni uyandıran. Bir leşin üzerine çöken akbabalar gibi üşüşmüşlerdi başıma. Derin, huzurlu ve deliksiz bir uykuydu bu. Hemen önümde uçuşan şeylerin üzeri parlak yeşil renkteydi ve normal sineklerden sanki biraz daha küçüklerdi. Öksürdüm; bir toz bulutu sardı etrafı, ciğerlerimden ağır bir rutubet kokusu yayıldı. Hemen sonra üzerimde dolaşan haşerelerin küflü ve bayatlamış bir ekmek halini almış kollarımı kemirdiklerini gördüm. Rüyasız ve derin bir uyku çekmiştim, kuş gibi hafiftim. Yorganı çekip kaldırdığımda, örtünün ve yastığın üzerinde kurumuş kan lekelerini gördüm.

Nedendir bilinmez, hiç korkmadım, paniklemedim. Zor da olsa dengemi buldum, uzun bir aradan sonra tekrar aynanın karşısına geçtim. Yüzümden arta kalan sonra et parçası, kuru toprak kadar hassastı ve dokunduğum anda dağılıyordu. Burnum çoktan düşmüştü, yatağın içinde bir yerlerde olmalıydı. Dişlerimin neredeyse tamamı gözüküyordu, durmadan sırıtıyormuş gibi bir halim vardı. İtiraf etmeliyim ki sinir bozucuydu. Ben bir şey kaybetmiştim ama neyi? Kaburgalarımın arasından kurumuş bir et halini almış kalbim kolaylıkla seçiliyordu, ciğerlerimin içine girip çıkan kurtçukları görebiliyordum. Bir kez daha öksürdüm, kir ve pas yayıldı ortalığa.

Duş almalıydım. Biraz zorlansam da musluğu çevirdim. Önce bir canavarın haykırışını andıran bir ses duydum, hemen sonra bulanık renkli, çamur gibi bir su akmaya başladı kir ve pas içinde kalmış musluktan. Uzun uzun yıkandıktan sonra, düşüp vücudumdan arta kalan son parçaları da tuz buz etmemek için dikkatli adımlarla çıktım. Bu sırada bir çıtırdı duydum, sağ elimin parmaklarını kaybetmiştim. İşin garibi saçlarım ve sakallarım olduğu gibi duruyordu.

Tekrar yatak odasına geçtim. Hava yavaştan kararıyordu. Panjurun arkasından cılız aralık güneşine baktım, sadece veda anlarında içime çöken burukluğu yeniden hissettim. En çok da kızıl ve mor karışımı gün batımını özleyecektim. Kısa bir süre dışarısını izledikten sonra aceleyle kalktım ve hazırlıklara başladım. Elektirik kesikti ve evde mum yoktu, elimi çabuk tutmalı ve gün ışığını kaçırmamalıydım.

Dolaptan çıkardığım temiz beyaz çarşafları tüm bedenimi saracak şekilde ölçtüm, biçtim, üç parçaya ayırdığım çarşaflara birazdan sarınacaktım. Eve taşınırken kullandığım ve daha sonra bir köşeye bıraktığım kutuları aradım ve buldum. Üstüme geçirdiğim montun şapkasını neredeyse çeneme kadar indirdim, kimseye fark edilmek istemiyordum, bu halde birilerine görünüp giderayak bir tatsızlık çıkarmanın alemi yoktu. Apartmanın arka bahçesinden çıkardığım toprağı yanımda getirdiğim kutulara doldurdum ve etrafımı kolaçan ettikten sonra eve geri döndüm.

Dolu kutuları odama kadar sürükledim. Yatağı yavaşça kaldırdım, bazanın içine toprağı yığmaya başladım. Her şey mükemmel gidiyordu, birkaç kişi toplayabilsem bir tören bile yapabilirdim. Yatağın bazasını yarıya kadar toprakla doldurduktan sonra içine girip bir kez denedim.  Tam istediğim gibiydi. Derinde olmaktan korkardım, bir daha geri dönmeyecek olsam bile bu rahatlık benim için gerekliydi.

Derken duvarın ötesinden gelen seslere takıldı kulağım. Her gün aynı saatte kavga etmeyi alışkanlık edinmiş çiftin evinden bu sefer aşk sesleri geliyordu. Çığlıklar ve haykırışlar birbirine karışıyor, ıslak bir havlu betondan duvarda patlıyordu sanki. Anlaşılan birileri eğlenceli vakit geçiriyordu. Yorgun argın işten dönüp akşam yemeğine geçmeden önce kaçamak bakışlarla başlayan serüven yatakta devam ediyor olmalıydı. Duvarın ardından yükselen ritmik bağırışlar daha da şiddetlendi, yatağın gıcırtısına demir başlığın tıkırtısı eklendi. İnlemeler bir süre daha aynı tempoda seyrettikten sonra sessizliğe karıştı. Kuyruklu yıldız sağanağı nihayete ermişti.

 

O anda cılız bır inilti  daha duydum. Üst katta ebeveyn yatağının yanında küçük bir zindanı andıran köşesindeki yenidoğanın zırlamasıydı bu. Ardından bir karganın ötüşünü ve bir vapurun böğürüşünü duydum. Duvardaki çatlaklara göz gezdirdim. Sonra bazanın kapağını yavaşça indirdim. Üzerime çöken toprağın hantallığı huzur vericiydi. Birden tüm ağırlığımı yitirdim. Hiç duymadığım, hiç görmediğim bir yere doğru yavaşça yol alıyordum. Bazanın aralığından aylardır içine ölümden başka bir şey girmemiş virane eve son kez baktım. İçim huzurla doldu.


Lille’de yaşayan Alberto Rodriguez Martinez’in ölümü tam 15 sene sonra fark edildi. Dairesinden gelen su sızıntısı nedeniyle komşusunun şikayeti üzerine gelen ekipler, Martinez’in iskeletini üzerinde pijamaları ile yatağında uzanır halde buldular. 

Meriç Tuna

mrc

1989 Tekirdağ doğumlu, öykü ve senaryo yazarı, Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi mezunu. SAE İstanbul'da Digital Film ve Animation okuyor.
Avatar

Latest posts by mrc (see all)

Article Categories:
Hikaye Öykü

Comments are closed.