Nedir Edip Cansever? Mazhar’ın yanında Özkan, hatta Özkan’ın da yanında Fuat. Yolcuları sonsuza götüren bir lokomotifin arka tekerleri. Yönetmenle prodüktörün yanında senarist. Spiker diliyle arka plandaki kahraman. Ne kadar fotoğrafı varsa hepsinde üstünde ya bir gömlek, ya da bir balıkçı kazak. Yahut ikisi beraber. Kısa kollu kıyafeti yok. Çünkü upuzun kolları var, gizlemesi gerek. O upuzun kollarıyla şiir ile düzyazıyı bir daha hiç bırakmayacakmışçasına kucaklar. Yanlış olmasın, şiir ilk göz ağrısı, düzyazı ikinci evlat. Fuat olmak, onun kendi tercihi.
Ağlar. Sürekli ağlar. Bitmez bir hüzün içinde. Gözyaşları şiirine akar. İkinci Yeni’nin içinde açan, üçüncü bir gül. Bahçıvanları yokmuş ama, gelen geçen girmiş içeri. Kimini sulamışlar, kimini sevgililerine hediye yapmışlar, onunsa dikenlerini koparmışlar. Hüznü, ağlaması, kanaması bundan. Ne de olsa “güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar“.(Uyar, 346) Kanı, gözyaşlarını takip eder. Onu da haykırışları. “Mendilimde kan sesleri” de işte bu üçlüden çıkar.
Kapalı Çarşı’da şiir satar, sofistçe olmayarak. Tüm hayatı orada geçti. Kapalı bir çarşının pencerelerini açan adam. Çıktığı pencerelerden de bulutlarına gider. Asıl hayatı orada geçer. Geleni geçeni seyreder. “Ne yapıyorum ben burada” der, “ben burada ne yapıyorum?”. Halbuki anlamsızdır cevabını bilemeyeceğin sorular sormak. İnsana sıkıntı verir.
Günaşırı küser Cemal’ine. Cemal’i de ondan az değil, barışırlar ama. Bazen bir çilingir sofrasında, bazen iki küçük kağıt parçasında. Bir kağıdı ortasından en fazla yedi kere katlayabilirsiniz, Cemal’i dokuz, Edip’i on. “Dokuzdan önceki on.” Modern zamanlar Sophocles’i. Antigone’u yeniden yorumladı. Onu diri diri gömüldüğü mağaradan çıkarıp, şiirlerinde diri diri yaşattı.
Varolmuş mudur hiç Edip Cansever? Yoksa hep şiirlerindeki o kayıp adam mıdır? Belki de biz kayıp olduğumuzdan o bize kayıp gelmiştir. Olabilir. “Uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. Nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?” der. Dolayısıyla bu sorularımızın yanıtlamayı bir kenara bırakıp, Cansever’in şiirini okudukça onlara rastlamaya çalışmak daha mantıklı. Şu da var: “biz ki bir şey konuşuruz geriye on şey kalır.”
Bugüne kadar burada kaç tane şiir incelediysem, hepsini parçalaya parçalaya, satır aralarını çize çize inceledim. Bugünse, Edip Cansever’in portresini çizdim, şiiriniyse kendi haline bırakacağım. İçinde düzyazı olduğundan değil; bu dizelerin yanına bir şeyler yazsam, bir bahçenin içinde, dördüncü gül olacağımdan. Kanayan, aşık olan, ağlayan üç gülün arasında, daha insanca bir gül olamayacağımdan…
“Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
…
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla
…
Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza
Yani “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.
Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
…
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.”
NOT: Şiirin tam hali değildir, aralardan kestim. Çünkü, her ne kadar çok güzel olsa da, oldukça uzun ve oldukça uzun olduğundan çoğu insan okumayı yarıda bırakıyor. Oysaki sonudur bir hayatı yaşanır kılan… Sonuna kadar okuyabilmeniz dileğiyle.
daha fazlası için,
Kaynakça
Turgut, Uyar. Büyük Saat. İstanbul: YKY, 2002.
http://www.siir.gen.tr/siir/o/okuma_odasi/siir_ustune_soylesi_notlari.htm




