Bir bahar sabahı hafif rüzgarlı günaydın kahvaltısında tanımak isterdim seni. Masada en taze gülüşlerin tabaklarda servisi. Beyaz çarşaf gibi serili hayatımızın karşısında çayımızı içerek bakışmalıydık. Doymanın verdiği tarifsiz hazla birer sigara yakıp geçmiş ve geleceğe dair fikirlerimizi hiç umursamadan söylemeliydik gözlerimizle.
Şimdi ağır bir küfür gibi bedenimi titreten sonbahar ayazında, bozkırın ortasında yürüyorum üniversitemin sokağında. Ne insanlar geldi buraya hayalleriyle. Ne yuvalar kuruldu bu şehirde. Mezarlıklara kaç mezun verdi bu yol. Sonunda hep sıcaklık vardı; arkadaşlar, dostlar… Montumun cebinde bir buçuk lira. Ne bir eksik ne üç fazla. Sıcak bir çaya katık olsun diye simit. Ellerim ceplerimde. Hani öyle bir soğuk ki insan üzülüyor kaderine. Montumun iç cebinde hafif hırpalanmış uzun pakette sigara. O da belli çay parası gibi. Zehirlemeyi bekleyen 4 katil kardeş. Onlar da üşüyor ama.
Titreyen sakallarım buzlanmış yolların üzerinde uçarken hiçbir korun becerip de yapamayacağı bir ateş düştü yüreğime. Vücudumda hayatım boyunca belki de hiç tanışamayacağım en derindeki sinir hücrem bile ayağa kalkıp selam durdu o an. O an ki zaman durdurulup beni otopsiye alsalar, neşterin vurduğu yerden akan kan yere senin adını yazardı.
Gözlerim sanki yeni açılmış bir çiçeğin güneşi ararken verdiği mücadeleden tam vazgeçecekken başarıya ulaşmışçasına zafer dolu gülümsemesiyle seni karşıladı. Biyolojik tüm faaliyetlerime kulak verseler senin adını haykırdığını duyardı veteriner hekimler. Tarifsiz bir mutluluk, soğuk bir sabah sonu.
Hani öyle bir gelişin vardı ki okul kapısından sanki okul kapısı o güne kadar sadece senin geçmeni beklemiş güzel görünmek için. Senin yürüdüğün kaldırımı yapan belediye işçileri senin yürüyeceğini bilmeden evlerine ekmek götürmüş fazla bulmuşlardı paralarını belki de. Senin aldığın nefesi veren ağaçları ömrüm boyunca sulasam ödeyemem borcumu. Öyle bir geliyordun ki okulumun kapısından, sanki sana ayıp olmasın diye okul uzaklaşıyordu.
O bembeyaz tenin. Sanki kar tanelerini indiren melekler istifa edip, yeryüzünde daha fazla kalabilmek için birleşerek seni vücuda getirmişler. O beyaz tenine dünyanın en iyi tasarımcılarının bile yapamayacağı güzellikte yüzünü görmek tarifi zor bir heyecandı. Tüm kelimeleri bir odaya toplayıp seni tarif etmeye çalışsam hep bir eksik hep bir yavan olur. Başındaki o kırmızı bereyi keşke damarlarımla boyasalardı dedim içimden. O renk cümbüşüne inatla simsiyah inen saçların en arabesk ruhları bile elektro gitarla sokaklara döker. Ama gözlerin varya ah o gözlerin. Telaffuzsuzluğunu telaffuz edemeyecek kadar telaffuzsuz. O yeşil gözlerin UNESCO dünya mirasları listesine ilk sıradan giriş yapıp ben ölene kadar da zirvedeki yerini rahatlıkla korur. Senin tasvirin öyle zor ki sevgili bayan kalbimin işlevleri savsaklanıyor.
O soğuk sonbahar günü cebimde bitmek üzere olan sigara ve 1,5 lira ile seninle aynı kaldırımda yan yana geldim. Saat sabah tam 10:57. 1 dakika daha geçmiş olsa şayet Sivas’a gelecek yeni gelinin tesadüfler silsilesi başlayacaktı. Yanımdan yürüdün gittin. Okul yabani oldu gözüme oturdum senin yürüdüğün kaldırımın üzerine. Sigaram eksildi aklımla beraber.