Sahil kenarında çimlere uzanmıştım. Gözlerimi kapattım uzun uzun yıldızları seyrettikten sonra. Rüzgar saçlarımı karıştırıyor, uzaktan bilmediğim kokular getiriyordu burnuma. Dudaklarım kıvrıldı istemsizce. Etrafta çocukların kahkahaları, birbirine kocalarını anlatan kadınların, sokak satıcılarının uğultusuna rağmen sessizliğe bürünmüştüm. Kocaman bir hiçliğe düşmüştüm… Duymuyordum…
Orada öylece ne kadar kaldım bilmiyorum. Bir kadın kahkahasını ayırt ettim onca sesin içinden sonra. Tınısını davet dolu… Gözlerim kapalıydı ama görüyordum onu. Uzun parmaklarını kömür saçlarının arasında gezdiriyordu yavaşça. Kendinden emin çapkın bakışlar savuruyordu etrafına. Uzun eteğini fark ettirmeden kaldırıyordu. Karşısındaki adamın anlamsız sözlerine kahkaha atmaya devam ediyordu bir yandan. Dikenlerini seçebiliyordum. Görüyordum… Dokunanın elinde açacağı yaraları… Ne kadar acı verebileceğini biliyordum…
Kalktım, koşmaya başladım. Bilmediğim bir sokağa attım kendimi… Kaybolmalıydım, izimi kendimin bile bulamayacağı kadar uzaklarda… Nefessiz kalıp gri kaldırım taşına oturdum. Karşımdaki kocaman pencerede bir kadın, yolu gözlüyordu gözlendiğinin farkına varmadan. ‘Acaba’lı bakan kocaman gözlerinde kalıyordu insan. Yeşilinin hüznünde boğuluyordu.
Yıpranmış elleri fısıldıyordu günün yorgunluğunu. Akşam için ihtişamlı bir sofra hazırlamıştı sevdiği tek yemeğin bile olmadığı… Bu gece için aldığı kırmızı eteğini çekiştiriyordu bir yandan. Saçlarını kıvırmış, -alışkın olmadığı belli- rimelini sürmüştü. Ok gibi olmuş kirpiklerinin altından izliyordu patlak sokak lambasına rağmen yolu. Perdenin incecik aralığında gizliyordu yine de kendini. Kimse görmeyecekti onu. Kimse bilmeyecekti beklediğinin olduğunu… Karanlıkta parladığının farkında değildi.
Kim ise beklediği, gelmeyecekti, biliyordum. Karısını atlatamamıştı belli ki. Küçük kızı hastalanmıştı belki. Gelmeyecekti… Kadın yine de bekleyecekti. Bir süre sonra ağlamaktan bitap düşüp pencere önünde sızacaktı. Bir telefon gelecekti ertesi gün. Bir adam özür geveleyecekti ağzında… Belki bir demet çiçek, bir şiir, bir gerdanlık mesela… Kadın, bunlar unutturmuş gibi yapacaktı kalbinin kırgınlığını. Asla unutmayacaktı.
Kalkıyorum soğuk kaldırım taşından. Sokağın griliği başımı döndürüyor, kör ediyor beni… Yol boyunca sıralanmış arabalara çarpa çarpa ilerliyorum. Yolumu bulmalıyım, kurtulmalıyım bu gırilikten… Adımlarımı hızlandırıyorum. Ay aydınlatıyor yolumu. Benimle birlikte yürüyor. Yıldızlar göz kırpıyor. Bir sokak kedisi atıyor kendini yola.
Onu düşünüyorum. Ellerinin terini kimseye fark ettirmeden üzerine silişini… Gülüşünün kalbimde bıraktığı tadı… Bakışının kandil sıcaklığını… Sigarasını yakışını… İçine çekerken bir ses, ürperiyorum. Başına götürüyor elini, bir gözü kısılıyor. Konuşmaya başlıyor. Bir keman sesi duyuyorum. Erimeye başlayan bir buzun üzerinde yürüyorum.
Karşımda duruyor yıllar sonra. Gurur gitmiş ben gelmişim yerine. Boyumdan büyük laflarımı unutmuşum bir çift gözü için. Gülüyoruz anlamsızca birbirimize. Sadece ikimizin bildiği bir şifre sanki… Kehvemin karasına karışıyor teninin karası. Saklamışım kelimelerimi, onu dinliyorum. O varken yakışan susmak bana, susuyorum… Sevdiği kadını anlatıyor. Aldığı hediyeyi koyuyor masanın üzerine, soruyor: ‘Sence nasıl?’ Bir girdabın içine düşüyorum, sürükleniyorum.
Gidişini hatırlıyorum çok sonra… Dikenlerimle öylece bırakıp beni, gidişini… Bir sokak lambasının altında duruyorum, yapayalnız üşüyorum. Hiç dinlemezken bir Müslüm Gürses şarkısı düşüyor geceme. Geldiğim yolları geçiyorum koşarak. Sokakta kalmış tek tük insan anlamsız bakışlar fırlatıyor ardımdan. Eve varıyorum. Nefes almadan, durmadan, ellerim kanarcasına yazıyorum. Mürekkep dökülüyor beyaz elbiseme. ‘Hatıradır’ diyorum. Yazdıkça unutuyorum…
Ellerim saçlarıma gidiyor. Bir daha kimseyi saçlarımı kestirecek kadar sevmek istemiyorum!