Aslında bir insanı tanıyıp anlamanın kalem veya kelam ile değil, hal ile mümkün olabileceğine inananlardanım. Ancak birçok farklı insanla uzun süre birlikte yaşamak durumundaysanız ve canınıza can katacak sadık bir dost karşınıza henüz çıkmadıysa, gündüzleri insanların arasına karışan, onlarla gülüp ağlayan ve her hareketiyle “her şey yolunda” mesajı veren, geceleri ise içine kapanan, hayalleriyle, düş kırıklıklarıyla, kendine bile itiraf edemediği kederleriyle boğuşan, iki taraflı bir yapı geliştirmeniz muhtemeldir. Kelam ise kalemin döktüğü gibi dökemediğinden yüreğindekileri insanın, yazmak çaredir.
Bundan yıllar önce, müşfik bir babayla, çalışkan bir annenin evliliklerinin ilk yılında, sonradan üç kişi daha eklenecek bu mutlu yuvaya, ilk göz ağrısı olarak doğmuşum. Sözleri hala hatırlanan, neşeli çocukluğumun bazı yılları, geçirdiğim bazı ağır hastalıkların gölgesinde kalmış. Üzeri kalın bir sisle örtülmüş gibi belli belirsiz geçen yılların ardından, her ortaokul öğrencisi gibi, ansızın etrafımı sarıveren çalışma temposu, gelecek kaygıları, beklentiler gibi kulağıma fısıldanan kavramların arasında şaşkın bekleyen ben, doğuştan gelen bir istidatla kendimi kitaplara verir olmuşum bir anda. Çok konuşmayan, silik bir karakterken, kitaplarda aramışım hazinemi. Bilebilir miydim, bulabilmek için ihtiyaç sahibi olmak, gönülden istemek gerektiğini?
Su gibi akıp giden, hepsi birbirinin aynı günlerin ardından, sevgili okulumun kapılarında buluverdim kendimi. Ülkenin dört bir yanından gelen, her birinin kendi güzellikleri, alışkanlıkları, sıkıntıları olan yüzlerce insan… Hayatlarında yeni birer başlangıç yapmanın hazırlığında, heyecan dolu kalpler… Tüm bu güzelliklerin arasında, içim buruk, yüreğim yanık girdim ben okuluma. Bulmayı umduğumdan saatlerce uzakta olmanın verdiği hezeyan hisleriyle, basit meseleler ve beceriksizliklerimi bahane ederek, içimdekileri taşıra taşıra ağladığım günler çok da uzakta değil. Ve o gecelerin sabahlarında, yitirdiğim definemi bulabilmek için daha bir şevkle sarılırdım kitaplarıma. Bulmuşum meğer, sadece farkına varamamışım!
Zaman yine akıp gider, geçen bir saniyeyi bile geri getiremezken, boşa geçirilen her bir saniye daha da batmaya başladı gözüme. Madem kıymeti yoktu akıttığım kanların, madem önemsizdi, karşılıksızdı beklentilerim, ben de kendimi öğrenimime odaklayacaktım. Çok iyi dil bilecek, tarih okuyacak, sporla ilgilenecek, kulüpten kulübe koşturacaktım güya. Bunları yaparken de o kadar yorulacaktım ki aklımca, o buğulu düşünceler, parlak hülyalar dolduramayacaktı tekrar zihnimi. Unutacaktım artık. Heyhat! Üç gün, beş gün, belki bir hafta… Ya sonra? Başımı yastığa koyduğumda üzerime çöreklenen yalnızlık, habercisi olurdu yine bitmez gecelerin. Şu söze sarılırdım hep: “Zaman her derde devadır” Sonradan anladım ki bu sözü söyleyen hiç dertlenmemiş. Çünkü tecrübe ettim ki, usu usul yanan bir mum gibi zamanla eriyen dert, sönmeye mahkûmdur. Gerçek ateşler ki, bir kıvılcımla başlar, ayrılık rüzgârlarıyla günden güne tüm benliği yakar hale gelir. O ateşler ki, kalplerdeki o zift gibi koyu, bir damla kan pıhtısını, yalnızca onlar aydınlatabilir.
Bazı şeyler vardır, teslimiyetin gittikçe ağırlaşan, dikenli yollarını kat etmeden bilemeyeceğiniz, anlayamayacağınız. Bense, o kapının eşiğinde bir dilenci edasıyla beklemekle bile hata ettiğimi anladım, mutluluğu visalden umarak. Hâlbuki hasret dolu o gecelerin bana öğretmesi gereken bir şey vardı. Teslim olana, Hz. İbrahim misali, yakıcı ateş gül bahçesi olur. Hep visal umuduyla yaşamak firakın lezzetini hiçe indirir. Ve anlayan için, bu dünyada, firak visalin ta kendisidir.
“Azad” iken “esir “ olun inşallah. . .
