“Savunma halinde olan bir birlik yenilmeye mahkumdur.”
-Napoléon Bonaparte
~~~
“Defans uyuma uyuma!”
Emrah solundan depar atarak geçen rakip takımın forvetine ayağını bile uzatamamıştı. Uyumuştu. Ama Şener Şen’in -Banker Maho karakteriyle- Banker Bilo filminde defalarca tekrarlarladığı replikteki gibi sözler söylemek istiyordu: “Tamam uyudum ama bir sor bakalım niye uyudum?” Emrah söyleyememişti bunları çünkü ne Banker Maho yüzsüzlüğüne sahipti, ne de pazarcı özgüvenine. Ama Cemil öyle miydi? Hiç düşünmeden “Sen uyursan herkes ölür!” bakışını fırlattı Emrah’a. Yetmedi bir de “Mal!” diye bağırdı mahallenin ortasında.
Takımın on numarası -yani en iyi oynayanı, yani Cemil- tarafından geride beklemesi emredilmişti ona. Mahallenin kuralı buydu çünkü, iyi futbol oynayan iyi futbol oynamayanları her yerde yönetir, yetmez bir de ezer. Emrah’ın da kabahati buydu işte. Kötü futbol oynamak. Emrah hep defansta bekletilir, ileri çıkmaması tembihlenir, maçın başlarında birkaç yersiz övgü ile ona defans sevgisi aşılanır ve bu teşviklerle mahallenin defans sorununun çözüleceğine inanılır ancak bu övgüler ileriki dakikalarda yerini küfürlere bırakır. Evet, Emrah’a hep küfredilir, Emrah da içine atar. Kendinden büyükler küfürle hızını alamazlar, sağlam bir tokatla yerle yeksan ederler. Bir an için ağlayacak olursa herkesin isminden bir çıkarımda bulunup dalgasını ikiye katlayacağı korkusuyla ağlamasını da içine atar Emrah. Küçük Emrah.
Emrah’ın değiştiremeyeceği bu hakikatler bugün de tecelli etmişti. Emrah defansta uyumuştu. Çünkü tellere ellerini yaslayıp maçı izleyen Leyla’yı kim görse uyurdu. Güneş en güzel açısıyla vuruyordu Leyla’nın açık kahverengi saçlarına. Leyla belki bunun farkında değildi ama o mahallenin en güzel kızıydı. Çünkü mavi gözlüydü.
Belki takımları bir gol daha yemişti Emrah yüzünden ama Emrah hiç pişman olmadı. Kendini maça verip Leyla’yı görmemek, Leyla’ya dalıp kademe hatası yapmaktan çok daha büyük bir gafletti. Emrah her zaman insanların çoğunun yanlış yolda olduğuna inanırdı. Kendisi dışında herkes yanlış yolu tercih etmişti bugün. Emrah hakaretlerin çığ gibi büyüdüğünü fark etti ve gözünün ucuyla Leyla’nın hala maçı izleyip izlemediğini kontrol etti. O an yedi buçuk yıllık hayatının en radikal kararını aldı: Maçı terk etmek.
“Nereye gidiyor lan bu artist?”
Ağır adımlarla sahayı terk etti Emrah. Kolunu tutan kalecinin elini tek hamlede silkeledi. Ardından gelen tüm hakaretlere ve küfürlere kulağını tıkadı. Sahadan koşarak ayrılmak yerine yürüyerek terk etmek dayak yeme ihtimalini arttırsa da sevdiği kızın gözü önünde kaçmak erkekliğe sığmazdı.
Emrah uzaklaştıkça Leyla’nın gözünde büyüyordu. Leyla bir an için peşinden koşup bu fevri çıkışı haklı bulduğunu belli etmek istedi. Hatta ona “Seni seviyorum” demeyi bile düşündü. Her birinci sınıf mezunu kız gibi kalbi pır pır uçuyordu. Her çiçekten bal alıyordu. Bir dakikalık aşklar yaşıyordu etrafa saçtığı çapkın bakışlarıyla. Sonra bir anda aklına Cemil’in uzun boylu ve yakışıklı olduğu geldi. Ve Cemil’i izlemeye devam etti. Cemil vurdu, gol oldu.
Eve bir hışımla giren Emrah ayakkabısını içeride çıkardı. Annesinden sırf bu yüzden üç kez tokat yemiş ve defalarca azarlanmıştı. Cemil’e, arkadaşlara, hatta sisteme çektiği restten sonra bunlar ona çocuk oyuncağı gibi geliyordu. Hızını alamadı ve annesinin dün sildiği camlara gizli gizli on parmağıyla şekiller çizdi. Hiçbir anlam ifade etmeyen çizgiler… Öfkenin resmiydi bu çizdiği şekiller. Ya da intikam duygusuna farklı bir bakış açısıyla bakmıştı ressam. Ama Emrah hala öfkesini dindirememişti. Oturma odasına gitti ve babasının geçen hafta dakikalarını harcayarak bantladığı kumandanın tüm bantlarını çıkardı. Yetmedi. Fırlattı duvara.
Kendisini hep fazlalık olarak gördüğü bu dünyadan ayrılmak istedi bir an. Ama nasıl olacaktı ki bu? Olmayacaktı. Babaannesi aylarca hap içmişti ayrılmak için bir türlü ayrılamamıştı. Bir ay da hastanede kalmıştı ama bir türlü cereyan etmemişti bu ayrılık. En son iş fişlere kalmıştı ki bu iş için finansal olarak hazır hissetmiyorsu kendini. Emrah o işlerin o kadar da kolay olmadığını düşündü ve yenilmekten sıkıldığını anladı. Nemli gözlerini delercesine ovuşturdu. Elinde biraz ıslaklık kaldı. Hiç oralı olmadı ve yeni hayatına ilk adımını dolaptan soğuk su içerek attı. Nereden duyduğunu hatırlamadığı bir cümle geldi aklına: “Para, güçtür.”
Dışarı çıktı, hava sıcaktı. Temmuz. Yaklaşık bir aydır biriktirdiği bozuk paraları da yanına alıp bakkala doğru ilerledi. Ne biriktirdiğini saymaması icap ediyordu, çünkü annesi öyle demişti. Neymiş? Bereketi kaçarmış. Ama Emrah her gece saymıştı. Altı lira otuz beşkuruş.
“İki Magnum aldım ben Osman Ağbi.”
Osman Ağbi’nin gözleri fal taşı gibi açıldı bir an için. Yedi yaşında çocuk bu.
Emrah iki elinde dondurmayla -hem de ne dondurma- günü iki eskimo ile kapatan çocuklara nispet yaparcasına Leyla’ya doğru gidiyordu. Bu kez yenilmemeye ant içmişti. Ve bu dondurma da kadınlara verdiği son şanstı.
“Leyla bunu sana aldım.” dedi Emrah en centilmen haliyle. Ve maç yapanların arasından birilerinin şu an kendinisini izlediğini hissedebiliyordu. Kim bilir belki de bir defans oyuncu uyumuştur. Cemil vurmuştur, gol olmuştur ya da.
Emrah dondurmalar bitene kadar sessizce maçı izledi. Ara ara Leyla’ya baktı, gizli gizli gülümsedi. Dondurma eline biraz büyük geliyordu Leyla’nın. Emrah ellerinin büyük olduğunu kanıtlamaya çalışır gibi hükmediyordu dondurmaya. Ve bir buçuk dakika erken bitirdi.
Emrah hayatın şifresini çözmüş gibi uzaklara dalıyordu. Tam dalmışken Leyla parmağının ucuyla Emrah’ın omzuna dokundu bir kaç kez. “Teşekkür ederim.” dedi en kibar haliyle. Çok konuşmadan uzunca süre oturdular beraber. Sonra minareden akşam ezanının okunacağına dair sinyaller gelmeye başlayınca Emrah biraz tedirgin oldu ama bunu hiç belli etmemeye çalıştı. Tek dileği kendi ayaklanmadan Leyla’nın eve gitmesiydi. Leyla’nın akşam ezanının Emrah için eve gidiş saati olduğunu bilmemesi gerekiyordu. Çünkü Emrah çocuk değildi artık. Kendi kararlarını kendisi verebilecek olgunluğa erişmişti bugün. Ama bu karardan henüz kimsenin haberi yoktu.
Ezan başladı ve Emrah’ın içindeki sıkıntı büyümeye başladı. Bu sıkıntıya tam bir isim veremiyordu. Ama “korku” ile “pişmanlık” arasında gidip geliyordu. Leyla’nın ayaklandığını görünce içine su serpildi. Bir yandan da Leyla’nın minareden gelen hoparlör seslerinin ezanın okunacağına dair bir işaret olduğunu bilmemesi komiğine gitmişti. Ama gülmedi. Sevdiği kızı mahcup etmek bir centilmene yakışmazdı. Leyla giderken arkasını döndü ve “İyi akşamlar Emrah” dedi. Emrah şefkatli bir tebessümle kaşlarını havaya kaldırıp başını hafifçe öne eğerek karşılık verdi. “İyi akşamlar”dan ziyade “Emrah” demesi Emrah’ın daha çok hoşuna gitmişti. Ama “Leyla” demeyerek de kendini ağırdan sattı. Ve Leyla gözden kaybolunca kısa süren akşam ezanlarının azizliğine uğrayıp koşması gerektiğini anladı.
“Hayyalel felah”
Emrah daha hızlı koşmaya başladı. Ciğeri sökülecek gibi oldu. Ama antrenmanlıydı koşmaya. Her ikindi vakti takımın en pis işlerini yaptığından. Koşmak.
“Hayyalel felah”
Emrah bir an koşmasının çok anlamsız olduğunu düşündü ama kendini de durdurmaya niyeti yoktu. Çünkü evde babası bekliyordu.
“Allahu ekber Allahu ekber”
Emrah’ın dizlerinde derman kalmadı ama amacına ulaştı. Bu kez yenilmemişti. Hem aşkta kazanmıştı hem de ailede. Zile bastı tüm gücüyle.
“Zırrrrrr, La ilahe, zırrrrrrr, illallah, zırrrr….”
Annesinin sinirli gözleri arasında içeri girdi ve babasının daha sinirli gözlerini gördü.
“Bu kumandayı sen mi kırdın Emrah?”
“Evet.”
“Şak…”