Kayıt Ol
Eyl 18, 2014
3931 Views
3 0

Güllü

Written by

Güllü, Köroğlu Dağlarının eteğinde Kıbrısçık ilçesinde bir Romen kızı olarak dünyaya gelmişti!
Çocukluğu, genç kızlığı, küçücük mahallesinde; yöreye has ahşap evde ışık hızıyla yoksulluk içinde geçti. Ne okula gidebildi ne de okuma yazma öğrendi. Romen kızı olmanın ezikliğini duydu her zaman. İlçede zaten birkaç hane Romen vardı. Hepsi bir mahallede toplanmış, komşu evlerde yaşıyordu. Güllüde her Romen kızı gibi, fal bakıyor bohçacılık yaparak aile bütçesine katkı sağlıyordu.
Allı güllü şalvarı, pazen elbisesi ile fark ediliyor, her geçen gün güzelliği yaşıtı erkeklerin dikkatini çekiyor, iştahını kabartıyordu.
Güllü 18’ine bastığında, komşusunun oğlu Mehmet onu sevdiğini bir köy yolunda ulu orta söyleyiverdi. Güllü şaşırmıştı! Mehmet’ten hiç böyle bir şey beklemiyordu.
Kardeş değillerdi ama kardeş gibi büyümüşlerdi. Cevap vermekte zorlandı. Yüzü kızardı, eli ayağı titremeye başladı. Mehmet’in yüzüne bakmadan biraz oturalım mı diye sordu, o zaten hazırdı!
Stabilize köy yoldan çıktılar, bir çam ağacının gölgesine çöküverdiler. Mehmet heyecanlıydı. Güllü’nün ne diyeceğini merak ediyor, onun da eli ayağı birbirine dolaşıyordu.
İkisi için de zaman durmuş, dünya dönmez olmuştu.
Güllü dudaklarının kuruduğunu, susuzluktan dilinin damağına yapıştığını hisseti, heyecanını bastırmaya çalışarak, Mehmet ben susadım diyebildi.
Mehmet, Gülü’nün gözlerinin içine baktı, içeceğin su olsun der gibi sessizce kalktı, elini ona uzatarak ayağa kalkmasına yardımcı oldu, birlikte SERKE Deresi’ne doğru yürüdüler.
Dereye gelince ikisi de diz çöktü, suyun üzerine uzandı, akan suya ağzını gömerek kana, kana içtiler. Sonra derenin kıyısına oturup havadan sudan konuşmaya başladılar.
Serke Deresinde yaşayan balıkları izlediler. Güllü kendini toplamış, ne diyeceğini hesaplamıştı.
Gözlerini Mehmet’in yüzüne çevirdi: ne zamandan beri beni istiyorsun diye sordu. Mehmet, nasıl anlatsam bilmem ki diye söz başladı. Hani çocukken sokakta sek sek oynadığımız günleri hatırlıyor muzun? Taaa o günlerden beri ben seni seviyorum. Bir türlü sana açılmaya cesaret edemedim. Bir de bana hayır dersin diye çok korktum çok dedi.
Güllü budala biz hep bir birimizi düşlemişiz! Bu güne kadar neden söylemedin?
Yavaş yavaş kalktılar, el ele tutuşarak tekrar yola geri döndüler.
Zaten Nadas Köyüne yaklaşmışlardı. Hızlı adımlarla yürüdüler, köyde birkaç gencin falına baktılar, beş-on yumurta, bir tavuk ve bir miktar bulgur toparlayıp akşam olmadan evlerine geri döndüler. Mehmet olup biteni Annesi Pembe’ye, Güllü’de kendi annesi Zarafet’e heyecan içinde anlattı.
İki aile de çocuklarının karanına karşı çıkmadı. Hatta bunu bekliyorlarmış gibi makul karşıladı. Mademki çocuklar birbirini seviyordu, onlara da onların yuvasını kurmak düşerdi. Öyle de yaptılar. Romen gelenekleri neyi gerektiriyorsa bir bir yerine getirildi. Dünür gidildi. Kız istendi, Nişan, Kına, Düğün ardı ardına yapıldı.
Folklor oynandı, türküler söylendi. Güllü’ düğününde oryantal yaptı, folklor oynadı. Kıbrısçık’ Türkülerinden “Mezerlikte gezerim Çıkı çıkı buldum çözerim, Ben âlemden güzelim, Niçin bekâr gezerim! Sarıçam sakızı alınmaz, Koca adama varılmaz, Koca adamın çocuğu, Kucağa da alınmaz” türküsüne eşlikte etti.
Gece ilerleyip düğün bitince, gelenek olduğu üzere damadı gerdeğe yumruklar arasında soktular.
İki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş! Atasözü sanki Güllü ile Mehmet için söylenmişti. Fakirlik ve yoksulluk ikisinin de kaderiydi, fakat mutluluğuna engel olamamıştı.
Güllü ile Mehmet tencerede pişiyor, kapağında yiyorlar; mutlu mesut geçinip gidiyorlardı. Hayattan pek çok beklentileri olmadığı için mutlu görünüyorlardı. Evliliklerinin üzerinden aylar, yıllar göz kamaştıran bir hızla arka arkaya gelip geçti. Dünya ne hızlı dönüyor, günler ne çabuk da geçiyordu?
Evliliklerinin üzerinden seneler geçmişti ama Gülü’nün daha bir çocuğu bile olmamıştı. Aile bireyleri bunu dert etse de Mehmet Güllü’yü seviyor, çocuk olup olmamasını çok önemsemiyordu.
Bir gün Mehmet eşini evde bırakıp köylere işe çıkmış, Güllü evde kalmış, bahçeye kazan kurmuş, çamaşır yıkıyordu.
Eteğini toplamış, şalvarını dizinin üstüne kadar çekmişti. Tülbendi başından boynuna düşmüş, entarisinin düğmeleri çözülmüş, göğsü fistanın altından fırlamıştı. O kendinden geçmiş çamaşırları tokaçlarken Mehmet’in üvey abisi Kamil Kır atıyla geldi. Güllü’yü bahçe de o halde görünce, içi gıcıklandı; Güllü’nün çamaşır yıkarken ki seksi hali Kamil’in aklını başından aldı. Acele atan indi, uçar gibi kendi odasına gidip pencereden üvey kardeşinin karısını odasına çağırdı.
Güllü ağabey dediği Kâmil’in evine her zaman girip çıkıyordu. İşini bıraktı, üstünü başını topladı, başını örtü ve gitti.
Kamil Güllü gelir gelmez hiçbir şey demeden ona sarıldı, gözü kızarmış arenada matador kovalayan boğa gibi burnundan soluyordu. Güllü’nün direnmesi yalvarması para etmedi. Kamil Ona zorla sahip oldu. Kimseye söylemesi için de ölümle tehdit etti. Kamil’in tecavüzü, Güllü’nün yoksul fakat mutlu evliliği üzerine karabulut gibi çöktü. Şalvarını toplayıp çamaşır yıkadığı yere geldiğinde beyninde fırtınalar kopuyor, yüreği kan ağlıyordu. Ne yapacağına bir türlü karar veremedi. Önce yarasını yüreğine gömmek, Eşine söylememek gerektiğini düşündü. Mehmet duyarsa olacakları biliyordu.
Aile içinde kan akardı kan!
Sustu, neşesizliğini, yüzünün solgunluğunu rahatsızlığı ile ifade etti. Kan kustu, kızılcık şerbeti içtim dedi. Ser verdi sır vermedi.
Lakin mutluluğu üzerine düşen kara bulut bir türlü dağılmıyordu. Kamil ne zaman yalnız yakalasa Güllü’yü tehditle ona sahip olmaya devam etti. Olacak gibi değildi. Bu olay daha fazla gizli kalamazdı.
En sonunda dayanamadı Önce Mehmet’in öz, Kâmil’in üvey annesi Pembe’ye durumu anlattı.
Pembe beyninden vurulmuşa dönmüştü.
Akşamı zor etti.
Mehmet gelir gelmez onu yanına çağırdı! Olup biteni önce annesi anlattı sonra da Güllü teyit etti. Bir plan yaptılar!
Kamil Aile namusuna tasallut etmiş, ailenin namusunu iki paralık etmişti. Cezasız kalmamalıydı. Kamil öldürülecekti, ama nasıl?
Bir tuzak hazırladılar, Güllü tuzağın ucunda yemdi.
Bir gün Güllü, Kâmil’i Nadas köyü kırsalına daha rahat ve uzun süre beraber olmak için davet etti! Güllü planı eksiksiz uyguladı kendi erken çıkıp Nadas köyü kırsalına gitti.
Mehmet, Pembe, zarafet, olay yerine pusu attı.
Kamil Yazıca köyüne saman almaya gidiyorum diye Kır Atına bindi, Nadas köyü kırsalına Güllü ile buluşmaya doludizgin koştu. Mevsim kış sonu, ilkbahar başıydı. Yerde ki kar, yer yer erimiş, alca bulaca bir örtü doğaya renk katmıştı. Güllü taşların arasında Kâmil’i beklerken, Kır At’ın sırtında Kamil kırmızı görmüş bir boğa gibi göründü. Güllü’nün yüzünde sahte bir gülümseme, içinde alacağı intikamın ateşi vardı.
Kamil Attan indi, susuz kalmış bir boğanın göle abandığı gibi Güllü’ye sarıldı, alaca karın üzerinde, kuş tüyü yatakta sevişir gibi birlikte yuvarlandılar. Kamil şehvetten burnundan solurken, Mehmet ve yanındakiler ortaya çıktı, Kâmil’in başına kalın bir sopa ile vurdu ve onu bayılttı. Sonra sicimle elini arkasından bağlayıp yere yatırdılar. Yüzünü, karla ovarak ayıltılar. Önce olup biteni, kendisi hakkında verdikleri ölüm cezasını yüzüne açıkladılar.
Sanığın yalvarması, şeytana uyduğunu, pişmanlık duyduğunu söylemesi cezasını hafifletmeye yetmedi. Güllü öfkesi geçene kadar Kâmil’e eline ne geçirdiyse vurarak intikamını aldı, öfkesini kinini hafifletmeye çalıştı.
Sonra Mehmet tabancasını çıkarttı üvey Abisinin Ensesine iki el ateş ederek ölüm cezasını infaz etti.
İnfaz tamamdı ya sonrası?
…/…
Cinayeti planlayan Pembe sonrası için de bir senaryo yazmıştı. Kamil’in aile içi ölüm infazını faili meçhul listesine yazacak, jandarmaya yıllarca faili meçhul dosyası takip ettirecekti.
Boşa vakit geçirmedi!
Planını hayata geçirmek içi değme yeşilçam Aktrisine, taş çıkarttıracak bir rol üslenerek işe başladı.
Gün akşam olurken, kaldırım kenarlarına birikmiş kar yığınları arasında; iki gözü iki çeşme, saçını başını yola yola, bağrını döverek jandarmaya karakoluna gitti.
Karakol nöbetçisi onu karakol komutanının odasına aldığında, komutan, günlük işleri toparlamaya çalışıyor, mesaisini bitirmeye hazırlanıyordu…
Pembeyi gözyaşı içinde perişan görünce, elindeki işleri bir kenara bıraktı; ona oturacak yer gösterdi ve derdini anlatmasını istedi.
Belli ki Pembe, ne söyleyeceğini planlamıştı.
Duraksamadan söze başladı! “Üvey oğlum Kâmil sabah erkenden atına binip saman almak için Yazıca köyüne gitmişti, Atı başıboş geri geldi, Kamil dönmedi!
Şimdiye kadar biz böyle bir şey yaşamadık.
Başına kötü bir şey gelmiş olmasından çok korkuyorum” dedi sesi titreyerek.
Karakol komutanı Pembe’nin Romen olduğunu biliyordu.
Romenler yaşadıkları yöreyi avucunun içi gibi iyi bilir. Bu yüzden Komutan Pembe’ye “bölgeyi siz bizden iyi bilirsiniz, etrafı iyice araştırın sonra bana gelin. Kıbrısçık Küçük bir yer, Kâmil’i herkes tanır. Onun başına bir şey gelse siz benden önce duyar ve haber alırsınız. Telaşlanmadan bekleyin! Bir gelişme olursa gece gündüz demeden haber verin” diye gönderdi.
Ertesi gün daha kargalar yuvasından uçmadan, sabah güneşi perdeleri yırtmadan Pembe, karakol’un önündeydi.
Kayıp haberi yerini faili meçhul bir cinayeti ihbar etmeye dönüşmüştü.
Kamil, Nadas Köyü Kırsalı’nda kargasekmez mevkisinde işkence edilerek, silahla başından vurmuş ve öldürülmüştü
Karakol Komutanı önce Pembe’nin şikâyetini zapta geçirdi, sonra hazırladığı devriyeyi yanına alıp olay yerine gitti.
Olay yerinde kadın erkek, çoluk çocuk birçok meraklı toplanmıştı.
Komutan, Maktul’ün cesedi başına gitti, askere olay yerine toplanmış kalabalığın uzaklaştırılması emrini verdi.
Kalabalık cesedin başından uzaklaşınca, maktulün yakın çevresinden başlayarak; daire çizerek olay yerini kılı kırk yararak inceledi.
2 adet 7,65 mm çapında mermi boş kovanı, bir adet gömlek düğmesi tespit etti. Cinayetin aydınlatılmasına katkı sağlayacak her delilin, etrafını çizdi yanına bir taş dikti.
Hem boş kovan hem de gömlek düğmesi cinayetin çözülmesine katkı sağlayacak önemli ipucu niteliği taşıyordu.
Komutan, olay yerinde bulunan erkekleri çoluk çocuk ve meraklı kadınlardan ayırdı, sıraya dizerek hepsinin üzerini aradı gömlek düğmelerini kontrol etti.
Güllünün eşi, Kamil’in üvey kardeşi Mehmet de oradaydı.
O da rolünü iyi oynuyor, yağmur gibi gözyaşı dökerek komutanım ağabeyimin katilini bul diye feryat ediyordu.
Zavallı Mehmet!
Gömleğinden düşen düğmenin kendini ele vereceğini hesaplayamamış, cinayet işlerken giydiği gömleği değiştirmeyi bile akıl edememişti.
Komutan Mehmet’in gömleğinde eksik düğmeyi görünce onu kalabalıktan ayırıp devriye aracına bindirerek gözaltına alıverdi.
Olay yeri incelemesi kısmen bitmiş, önemli sayılabilecek delil de bulunmuştu.
Gerisi kolaydı.
Olay yeri güvenliğini sağlamak üzere, bir devriye ayırdı, Otopsi için gelecek Cumhuriyet Savcısı ve hükümet tabibini beklemelerini isteyerek, yanına aldığı müfreze ile zanlının evini aramak üzere olay yerinden ayrıldı.
Mehmet, ısrarla ve inatla üvey ağabeyi Kâmille aralarında hiçbir anlaşmazlık olmadığını, onu kimin öldürdüğünü bilmediğini, Kamil’in düşmanı olup olmadığını tekrarlayıp duruyordu.
Görevli ekip, Maktul Kamil ve sanık Mehmet’in evlerine gelindiğinde, tam bir cenaze evi hüznü ile yüz yüze kaldı.
Hane halkı yanında konu komşunun da katıldığı cenaze evine derin hüzün hâkimdi.
Olay ne kadar acı, ne kadar hüzünlü olursa olsun ortada adli bir vakıa vardı ve görev yapılacaktı.
Zanlı Mehmet ve annesinin ikamet ettiği ev ve müştemilatı titizlikle arandı. Ne yazık ki suç aleti tabanca ele geçirilemedi.
Güllü evdeydi. O da karalar bağlamış yasa bürünmüştü.
Komutan, Mehmet’le birlikte Güllüyü de arabaya aldı, onları doğruca karakola götürdü.
Mehmet’i Nezarethaneye, Güllüyü karakol komutan odasına koyarak başına birer asker görevlendirdi.
Birbirleriyle konuşmasına kesinlikle müsaade edilmeyecekti…
Kendi tekrar olay yerine döndü. Cumhuriyet Savcısı Kandemir, Hükümet Tabibi Çokuslu otopsiyi bitirmek üzereydi.
Maktulün ölüm sebebi aşağı yukarı tespit edilmişti. Enseye sıkılan kurşunlar olmasa da Kâmil başından aldığı darbe sonucu hayatını kaybedecekti.
Rapora göre, hem silahla ateş eden, hem de sopayla darp edenler birinci derecede sanıktı.
Olayı planlayan azmettiren Pembe, pusuya yem olan ve eline geçirmişse maktule vuran Güllü, silahla ateş eden Mehmet olayın failleri idi.
Aslında jandarma için faili meçhul gibi görünen cinayet çözülmüştü. Delil olarak ele geçen boş kovan, gömlek düğmesi; otopsi raporu açıktı.
Bunun yanında sanıkların suçu itirafı, kullanılan silahı ortaya çıkartmaları ve teslim etmeleri soruşturmanın ana hedefiydi.
Karakol komutanı olay yerinden dönünce, sanıkları bir arada odasına alıp, elde edilen mevcut delillerin, sanık olarak kendilerini mahkemeye sevk etmeye yeteceğini, ancak samimi olur, itirafta bulunurlarsa, kendileri için hukuken daha iyi olacağını anlattıysa da sanıkları ikna edemedi.
Kriminoloji tekniği o zaman şimdiki kadar gelişmemiş, teknik imkânlar en ücra karakollarda kullanılmaya başlanmamıştı.
Fakat jandarma olmak demek çözümsüzlüğe çözüm üretmek demekti. Karakol komutanı bir teyp ayarladı, Nezarethanede ranzanın altına gizlice yerleştirdi. Pembe’yi Sabah erkenden gelmek üzere eve gönderirken, Güllü ve Mehmet’i nezarete attı.
Karı koca ikisini nezarethanede sabaha kadar baş başa bıraktı. Yalnız kaldığını zanneden iki sanık kendi aralarında işledikleri suçu bir kere daha konuşup, kesinlikle itiraf etmeme konusunda anlaştılar.
Ertesi gün, mesai başladığında, karakol nöbetçisi, sanıkları nezaretten çıkartıp ifade alınmak üzere karakol komutanı makamına getirdi. Bu arada bir başka görevli de Teybi alıp geldi.
Karakol komutanı, sanıklara birer çay söyledi, bu arada teybi de çalıştırıp masanın üstüne koydu.
Demli çaylar içilirken, Güllü ve Mehmet’in Emniyet odasındaki konuşmaları teypten suçu itiraf etmeye başladı.
Her iki sanık da şaşkındı. Çay bardakları ellerinde kaldı. Yüzleri kül gibi soldu.
Dudakları titriyor ne söyleyeceklerini bilemiyorlardı.
Baktılar ki inkar etmenin kimseye yararı yok! Olayı önce Güllü, sonra Pembe, ardından da Mehmet’ in ince ayrıntısına kadar anlattı.
Tabancayı sakladığı yeri de itiraf etti.
Faili meçhul olarak ihbar edilen olay taammüden adam öldürme olarak adli tarihe geçti.
Sanıklar, haklarında tanzim edilen hazırlık evrakı ile birlikte Cumhuriyet Savcılığına teslim edildi. İlk sorularından sonra tutuklandılar.
Yargılanmaları Bolu Ağır Ceza Mahkemesinde yapıldı. 1974’yılı affı imdatlarına yetişti.
İki yıllık mahkumiyetten sonra yeniden özgürlüklerine kavuştular!

Kavlak Necati

Güneşin doğuşu, Can Kuş'u nun Dünya'ya kanat çırpması ise,
Gün batımı da, açan güllerin solan yaprakları olmalı.
Her gün yeniden doğan, her gün yeniden ölen bir bedenin,
kafesinde çırpınıp durmak zor.
Doğduğum yöre de, taşlar topraktan daha çok.
dağında gökyüzüne, Çam ağacı yerine, Ardıç ağaçları uzanır.
Gövdesi ne tomruk olur, ne de kereste.
Kiriş diye uzatamasın onu duvarın üstüne.
Yanarken saman alevi gibidir, köz bırakmaz geride.
Büyürken fidanı su istemez.
Kışın yağan kar, ve Nisan yağmuru yeter yaşamasına. İğne yapraklarının arasında olur gılikleri.(meyve)
Önce yeşil, sonra siyah.
Acıdır tadı.
İlaç olmaz hiç bir yaraya.
İşte ben böyle bir kıraç toprağın üzerinde yeşermiş,
kökü kayaların altına uzana ağaç gibiyim.
Siz çınar da diyebilirsiniz, koyu gölgesi olan, Meşe'de. Kayın,gürgen zaten hiç olmaz bizim dağımızda.
Dereler kışın akar, yazın kurur.
Avşar'ın soylu kızları suyu kuyudan çeker kovayla.
Kulaçla ölçülür kuyunun derinliği.
Al yazmalı, beyaz tülbentli kızlar, aynayla haberleşir, yavuklusuyla.
Hala öylemi bilmem.
Ben gideli gurbet ele, değişmiştir belki, gelenek ve de töre. Belki orada da geziyordur, genç kızlar sevgilisiyle el ele.
Kim bilir?
Ben buyum işte.
Diğer kimlik bilgilerim kayıtlı nüfus kütüğümde.
İlim ilçem hepsi var.
Bence esas ben, bu satırlarda saklı.
Çözün çözebilirseniz,bu bir bilmece.....
Kavlak Necati

Latest posts by Kavlak Necati (see all)

Article Categories:
Deneme · Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.