Ruhunun derinliklerinde süzülen ışık, onun maskesini çatlatıp gökyüzünü aydınlatmak istiyordu. Yüzündeki boyalar kuruduğu için mimiklerini kullanamıyordu. Çürümüş ceset kadar soğuk bedeni herkesi hasta ediyordu. Tahtadan yapılmış kalbi buz tutmuş, ilham ışığı bile onu eritmeye yetmiyordu. Bilinci, hiçliğin kara deliğinde boğulmamak için çırpınıyordu. Tek bildiği sevimli bir oyuncak bebek gibi kameraya gülümsemekti. İki ayrı dünyanın arasındaki uçurumdan yok oluşa doğru düşüyordu. Ciğerleri patlayana kadar nefesini tutuyor, sadece bu rüyanın bitmesini istiyordu. Beynindeki düşünceler yapboz parçalarından daha karmaşık ve alakasızdı. Benliğini yansıtan ayna kırıkları hâlâ yerde duruyor, yeniden bir bütün olamayacağının farkındaydı. Bütün bunlar paralel evrende yaşanırken o hâlâ kameraya gülümsüyordu. Rol yapmaya devam etsin, ben onun eli olur, yazarım hikâyeleri. Onun kapkaranlık gözbebeklerinden bakarım dünyaya. Ben onun ruhu olurum, o da benim zindanım yani bedenim. Birlikte kuklaların dansını izleriz ama asla onlar gibi, ruh ve beden, bütün olup ahenk içinde dans edemeyiz. Ağzımızdaki dikişlerin yerini elimizdeki kalem alır. Âdeta fermuar gibi birleştirir tüm benliği. Kendi özümüzde kayboluruz.