Ruhunu ve benliğini arayan bir yaratık gibi oturuyordu karşımda Mehmet. Tam karşımda, kafası hafif sağ tarafına düşmüş, buz sarkıtları gibi gözlerini gözlerime dikmiş, tek kelime etmeden öylece duruyordu.
Odamın tek güzel ve gösterişli nesnesi olan çek-yatımın üzerinde bağdaş kurmuş oturuyordum. Hem koltuk olarak hem yatak olarak kullanıyordum bu çek-yatı. Sırtımda turuncu polar battaniyem vardı, Mehmet’in bakışları öyle ürkütücüydü ki tiril tiril titrememek için kendimi zor tutuyordum. Odada, Mehmet ve benden başka hiç kimse yoktu, hayat tüm renklerini, tüm seslerini yitirmişti.
Odanın tavanından kırmızı bir elma Mehmet’in kucağına doğru iniyordu, tavan yerinde duruyordu. Tavan’dan gözümü aldığımda Mehmet elmayı bana doğru uzatmıştı. Obur, şişman bir kurt elmanın içine girmeye çalışıyordu. Normal bir elma kurdundan yüz kat daha büyüktü. Sinsi bir gülümseme belirdi yüzünde Mehmet’in. Kimin olduğunu bilmediğim bir el elmaya uzandı, elin kimin eli olduğunu anlamak için kafamı sağa çevirdim. Odada Mehmet ve benden başka hiç kimse yoktu, hayat tüm renklerini yitirmişti çoktan. Yüzümü çevirdiğimde kurt elmanın üzerinden yok olmuştu. Elma kıpkırmızıydı, obur kurt gözüme doğru ilerliyordu. Çığlık atmaya çalışıyordum fakat hayat tüm seslerini de yitirmişti zaten.
Kurdu elime aldığımda, azgın bir şekilde avucumun içine bir elmaya girermiş gibi girmek için kıvranıyordu, elimi savursam da kurtulmanın mümkünü yoktu. Kurdu ezmek için elimi yumruk yaptım. Avucumu açtığımda şişman kurt yok olmuştu. Mehmet’in oturduğu sandalyenin başında rengarenk bir kelebek vardı. Öfke tüm damarlarımda dolaşıyordu, gitgide beynimi ele geçirdiğini hissedebiliyordum. Sandalyeye vurduğumda kelebeğin çoktan uçup gittiğini biliyordum. Hayat renklerini yitirse bile, seslerini duymaya başlamıştım. Dünyanın dönüşünü, güneşin bir yanardağ gibi çıkarttığı homurtuyu, dalga seslerini, rüzgarı ve atmosferin derin çığlığını duyabiliyordum.
Mutfağa ulaştığımda, buz dolabı yerinde değildi. Musluğa doğru ilerledim, tezgahın üzerinden aldığım bardağa su doldurmak için musluğun vanasını çevirdim. Suyun akmadığını gördüğümde bardağı sinirden fırlatacaktım ki bardağın içinde Mehmet’in elinde tuttuğu kırmızı elma durduğunu fark ettim. Susuzluğumu gideremedim ama ağzımdaki bu çamurumsu hissi gidermek için elmadan bir ısırık almaya karar verdim. Elmayı ısırmamla kendimi bu lağım çukurunda buldum.
Ne zamandır burada olduğumu, nasıl buraya geldiğimi bilmiyordum. Bin yıl, bir asır, bir yıl, bir ay, bir gün, bir saat, bir dakika, bir saniye, bir salise… Ne zaman gelmiştim ve ne kadar daha bu lağım çukurunda kalacağım hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Bildiğim tek şey; hayatta kalmaya çalışmaktı…
14.02.2015