
Kim olduğunu bilmediği, tahmin dahi yürütemediği ama güvenmeyi seçtiği ve bu güveni özümsemeden önce de hiçbir biçimde irdelemediği bir adamla birlikte küçük tepelerden oluşan, koca bir alanda geziniyordu. Öyle bir gezinme ki olanı biteni düşünmeden sadece bir yürümeydi. Aslında bu bir bakıma kaybolma gibi bir haldi fakat korkulardan sıyrılıp, tuhaf bir hayat sürmeye doğru giden bir kaybolma hali. Ortada ne bir mutluluk, ne de kıyısından hüznün tadılabileceği mutsuzluk vardı. Belirsizliklerin dahi onca yol edindiği uçsuz bucaksız bir henüz keşfedilmemiş rengin renksizliğiydi bu.
Yabancıyla el ele tutuşmuşlardı. Etrafında normalinde bilmediği, ilk kez gördüğü için de beğenmese de, en azından şaşıracağı, şuuruna yeni görsellikler adına ekleyeceği birçok manzara vardı. İkisi de amaçsız bir haldeydiler. Öyleki henüz birbirlerinin bile farkında değillerdi. Neyse ki algıları biraz olsun açıktı; bir süre bakındıktan sonra yaklaşan uçağın sesini fark edebildiler. Sesin yoğunlaşmasıyla birlikte yürümeyi bırakıp beklemeye koyuldular. Bakışları ifadesizdi ve inanılmaz- hatta kimilerine göre dayanılmaz- bir denge haliyle uçağı izliyorlardı. Uçak tek kanatlıydı. Aslında bir uçağın iki kanada sahip olması gerekliliğini biliyorlar fakat bu tek kanatlı “normalliği” kesinlikle sorgulamıyorlardı. Kabullenilmişlik hali en ağır basanıydı o an. Berrak gökyüzünde bir süre daireler çizen ters evrilmiş çelik kuş, bazen gözden kaybolacak denli uzaklaşıyordu da, neden sonra inişe geçmeye başladı. İkisi de yine sadece bekliyorlardı. Uçak zemine 100-150 metre kala ters döndü ve inişini, tekerlekler havada, olası terslik kıvamında ama kapı ve pencereleri sanki duruma uyum sağlamış gibi bakışları ters çevirterekten yaptı. Şimdi artık müşkülpesent yeşillik, ortamın olanca sadeliğine fitne katarak daha alt katmandan salınıveren toprak ve onun yakışıksız kahverengiliğiyle ufak tefek çiziklere bürünmüştü. Çünkü uçak pek paldır küldür bir iniş yapmıştı.
Motor sesi daha soğumamışken birbirlerine biraz mesafeli, yine el ele uçağa doğru ilerlediler. Toz dumanının içinden gayet bakımlı ama bir o kadar da sevimsiz bir adam çıktı. Uçağın dışı adeta saydamdı. İçerisini her göz derecesine uyum sağlıyormuşçasına tüm ayrıntılarıyla gösteriyordu. Adam ilerlerken, onlar birbirlerini aniden bıraktılar ve içerideki kadını fark ettiler. Kadın bir yandan kanla canla yaşarken, öte yandan çoktan ölmüş gibiydi. Öyleki adamın sakinliğinden ve kadının gözlerindeki ışıltıdan – sabit bir noktaya baksa da – yaşıyor olabileceğini, düzensiz uzanmışlığıyla hareketsizliğinden ise ikinci seçeneği çıkarmak mümkündü. O an bilinmezin adımları onlara doğru ilerlerken ve kadının kıvamsız hayatına dair olasılıklar biçilirken insani vasıflardan ilkini edinebilmişlerdi; korkuyorlardı. Ve adamın adımlarındaki sakinlik bunun için zaman kazanmalarını sağlıyordu. Neden sonra ağır ağır “gerçek ve normal” bir insan gibi hareket etmeye başlayarak kaçmaya karar verdiler. Her ikisinde de o zamana kadar ki hissetmedikleri duygular toplanmış, adeta hepsi müthiş bir korkuya dönüşmüştü.
Arkasına dönüp baktı. İyi ama uçağın yegane sahibi bu arabayı da nereden bulmuştu? Yoksa o duygu ve algı boşluğunun ortasında fark etmemiş miydi? Hem araba hayli uzaktaydı, bu kadar net seçebilmesi çok ilginçti. Ne ara mesafeyi bu denli açabilmişlerdi? Düşünmemek daha mı iyiydi o an? Ama bir kere “insan” kimliğine bürünmüştü, daha yeni yeni fark ediyordu bulunduğu yerin yabancılığını, deviniminin benzersizliğini ve yanında olanca gücüyle koşanın gölgeyi andıran imgesel bir varlık olduğunu. Sonra onu da sildi kafasından ve yalnızlığını ilan etti. İster istemez…
Bir süre öylece koşmaya devam ederken arabanın gür sesi yavaş yavaş cılızlaşmaya başladı. Korkuyla ve ardında bir şey görmeme dileğiyle başını çevirdi, takip edilmediğini gördü. Gerçi arabanın sesi vardı az da olsa ama alışılmamış sezgileri üreten görüntüsü yoktu. Bu da o an sakinleşmesine ve kalbinin sesini kulaklarında duymasına yetti. Korku ve adrenalinin verdiği heyecan iyiden iyiye yormuştu bedenini. Sonra nerede olduğunu, neden kimsenin olmadığını, nereden geldiğini, en son ne zaman yemek yediğini, ne zaman tuvalete gittiğini düşündü. Ama hiçbir cevap bulamadı. Bir “eşya” olabilmenin değerini o an kavrayabilmişti; çaresizliğin, acizliğin, aitsizliğin insana ne kadar yakıştığını, onu nasıl da tamamladığını bir bir keşfediyordu.
Bu duygu yoğunluğu içerisinde çevresini de kolaçan ediyordu bir yandan. Burası da yeşildi yeşil olmasına fakat düzgün patika şeklindeki kısmın hemen kenarında sıralı ve muntazam ufak ufak yapılar vardı. Ne bir ev kadar büyük ne de bir kulübe kadar küçüktü bunlar. Zaten ev ya da kulübe denilince bir yaşamla bağdaştırılması gerekirdi ama etrafı kuşatan bu şeyler hiç görmediği türden, hani bir mimar tasarlasa özgünlük ödülü verilecek cinstendi. Tanıdık bildik dünyasında ne denli eğreti duruyorlarsa, burası için biçilmiş kaftandı adeta, tarife dökemediği salt baktığı yapılar.
Çevresinin yekpare ilginçliğiyle uğraşırken takip edilebileceğini hatırladı. Tüm vücudu yeniden ürpermişti. Bir an için, rahat rahat gözlem yapabildiğine göre unutulmuş olabileceğini düşündü ki böyle olmasa aranılanın zorlukla bulunabileceği bir yer değildi burası. Yinede kendisini tamamen kaybetmek istiyordu buradan. Böyleyken hemen yanına dikilmiş duvarın arkasına geçme fikrini düşündü. Çabuk karar vermeliydi. Normalde üstesinden gelemeyeceği çeviklikte bir sıçrayışla ellerini duvarın üstüne kenetledi ve vücudunu sürtünerekten yukarı doğru çekti. Bunu yaparken bir yandan da şaşkınlık içindeydi; o kadar yorgunluktan sonra tüm ağırlığının bindiği kollarının bu denli kuvvetli olması…
Bu defa gözlerinin önündeki mekan az önce bulunduğundan biraz farklıydı. Burada yeşilin yanında asfalt da vardı. Ve ona, “dünyasına” biraz olsun yaklaşmışlığın tadını veriyordu. Etrafta bir süre böylece avare avare dolaştı. Çimenlikler alışılmadık biçimdeydi; bir kere bitkisel bir canlılıktan öte kımıltılı bir halleri vardı ve o denli özenle bakılıp yetiştirilmişlerdi ki insana yapaylık hissi veriyorlardı. Ne de olsa canlılığın başat göstergesi, tamamlayıcısı küçük bir parça da olsa, az biraz kusurdu. Öyleki yitik bir çabayla bir tablonun içerisinde olduğuna inandırabilirdi kendisini. Neden sonra bazen kalın, bazen ince gelen ama her defasında cılız sesler duymaya başladı. Kuşkusuz uzaktan ya da kapalı bir alandan geliyordu bu sesler. Bir yandan korkuyor bir yandan da az da olsa umutlanmadan edemiyordu. Belki yardım edebilirdi bu seslerin kaynağı ona. En azından nerede olduğunu kavratabilirdi. Rahatsızlık hissi veren çimenlerden ve duvardan uzaklaşmak için yola, asfalta doğru ilerlerken küçük, çelimsiz bir çocuk gördü karşısında. Nereden bitmişti bir an da bu çocuk, dakikalardır buradaydı ve yol en az 200 metre kadar sonra sola doğru kıvrım yaparak gözden kayboluyordu. Adamakıllı normallikten çıkmıştı artık ve şaşırmamaya karar verdi. Böylece verdiği kararlar daha gerçekçi ve duruma uygun olacaktı. Hem şaşkınlıkla türeyen panik hataların yegane sebebiydi.
Renksiz, çelimsiz, ifadesiz bu ufaklık da doğallıktan uzaktı her şey gibi. Bir soru sormamış, tanışma diyalogları geçmemiş olmasına rağmen aralıksız konuşuyor, birisinden bahsediyordu. Bir robot gibi mütemadiyen, belli ki öğretilen birkaç uzun cümleyi vurgulamalara, aradaki noktalama işaretlerine kusursuzca dikkat ederek sadece ona doğru tekrarlıyordu. Cümlelerin ilk bölümünde bahsedilen kişinin tasviri yapılıyor, sonra ona dair iltifatlar geliyor ve en sonunda tutsaklığa varan bağlılık dile getiriliyordu. İlk etapta sezdirmeden, zararsız gibi duran fakat kafasında yeni yeni onca soru oluşturan bu “varlıktan” kaçmayı düşündü. Ama sonra ne oalcaktı? Eline ne geçecekti? Kim bilir belki bu esrarengiz çocuk ona yardım edebilirdi. Ki bu haliyle belli ki farkındalıksız yapabilecekti bunu. Sonuçta elindeki tek koz bu çelimsiz çocuktu.
Cümleler ardı ardına devam ederken, bilmem kaçıncı tekrarın ortasında – bağlılığı bildirdiğinde – yürümeye başladı. Dudaklarındaki kımıltılardan sonra etten kemikten varlığının ikinci kanıtıydı bu. O da arkasından tedirgin kararlılığıyla takibe koyuldu. Kafası öylesine karışmıştı ki peşinde olan adamı unutmuştu ta ki ezbere tasvirlerin içine girene kadar. İlk cümleler bire bir peşindeki adamı tarif ediyordu. Ne yani çocuğun liderimiz diye düzdüğü, etrafta olmadığı halde ağzıyla eğilip büküldüğü adam o muydu? Bununla birlikte korkuları iyiden iyiye güçlendi. Adımlarını daha temkinli ve çocuktan biraz uzaklaşarak atmaya başladı. Yalın asfalt yolun dönemecine geldiklerinde, tek katlı uzun mu uzun bir binayı ve etrafındaki insanları görünce kopuk kopuk hislere kapıldı. Hepsi ama hepsi bu ufaklık gibiydi. Etten kemikten robotlardı bunlarda. Ama korkusunu bir yana bırakıp binadan içeri girmeli ve artık keşfetmeliydi karşı karşıya olduğu durumu.
Kapıdan içeri bu halde girdi. Binanın içinde, muntazam bir şekilde yan yana dizilmiş tek bölmeli odalar vardır. Her odanın içerisinde de insanlar belirli bir uğraşıdayken aynı, ezberletilmiş cümleleri tekrarlıyorlardı. Kimisi televizyon izlerken, kimisi karnını doyururken, kimisi masa tenisi oynarken, kimisi sevişirken, kimisi uyuklarken hepsi ama hepsi aynı cümlelerin esaretindeydiler. Odanın birisine girse yanından, onun yanından, sonra bir yanından cümlelerin bazı kısımlarını duyuyor ve bu kesik kesik cümleler birleşerek, adeta bir noktada yoğunlaşıp yine aynı , tekdüze bütünü oluşturuyorlardı. Dayanılmaz bir işkencenin ortasındaydı o an. Herkes işinde o denli hamarat ve tecrubeliydi ki cümleleri oluşturan tek bir harf, tek bir nokta bile aitliğini yitirmiyordu.
Daha fazla dayanamayıp kaçmak istedi ve en yakın kapıdan dışarı attı kendisini. Yapaylıktan kurtulur gibi olan çocuk da arkasından geliyordu. Dönüp ona baktı, şimdi farklı cümleler vardı çocuğun ağzında. Öylece kafası çocuğa dönük koşmaya devam etti bir süre. Ama çocuğun adımları hep sabitti. Binadan bir hayli uzaklaştığına karar verdiğinde durup onu bekledi. Söylediklerini tam anlamıyla duyup, anlamak istiyordu. Çocuk iyiden iyiye yaklaştığında üslubundaki aynı sıradanlık, aynı çekilmezlik devam ediyordu da bu defa ona ithaf ederek anlatıyordu söylediklerini: Burada kalıp, birkaç cümle öğrenerek “tertemiz” bir hayatı sürdürebileceğini söylüyordu. Tek yapması gereken şehrin sahibine itaatsizlik etmeden ki edemezdi böyle bir yetisi olmayacaktı, ve onu asla göremeyecekti, ihtiyaçlarını gidermesiydi. İyi ama bu şehir denilen yer de neresiydi, ulaşamadığı birisine itaat, ne budalaca bir şeydi bu, eşsiz bir saçmalığın içindeydi; kurtulmalıydı.
Şimdi koşarak değil de, hızlı adımlarla devam etti, çocuk arkasında. Ufak, alıştığı gibi pürüzsüz yeşilllikte bir tepeyi rahatlıkla aştıktan sonra sakin, kıvamlı ve “gerçek” olabilmesi kuvvetli ihtimale sahip koca bir deniz gördü karşısında. Aklını velveleye vermek istemeden ki o an buna çok yakındı, bu yeni görselliği sorguladı. Yolun sonu muydu, mahkum mu olacaktı bu yaşantıya, hem daha burada bulunma sebebini dahi bilmiyordu. Sonra, yine aralıksız konuşan dudaklara doğru yöneldi bakışları; denizden bahsediyordu. Alışmıştı artık bu tekdüze tınıya, irdelemedi, sadece dinledi: Denizi az evvel ki yaşantıya tercih edebilirdi. Durmadan burada yüzebilir, denizin suyuyla açlığını giderebilir, ardından kusup tekrar içebilir ve amaçsızca uysallığı şüpheli suyunda yoluna devam edebilirdi. Ama birkaç yüz metre ardından tek farkla; özgürce.
Bu en son sözcüğü duyduğunda bir an bile düşünmeden ayaklarından güç alıp atladı suya. Az önce ki karada deniz tutmasından kurtulmuştu artık. Sonra başını çevirip arkasına baktı, çimenlere; ağırlığından onlarca kat ağırlaşmış haliyle hiçbir iz bırakmamıştı orada. Sadece çocuk vardı; sabit adımlarıyla ve her yerini kuşatmış vasıfsız cümleleriyle birlikte.
Babil Kulesi