Kayıt Ol
Oca 20, 2017
1747 Views
2 0

İç Ses Hastalığı

Written by

Sıkıcı nişan partilerinden birini daha atlatmıştık, son iki yılım arkadaşlarım, akrabalarım ve bugün de üvey kız kardeşimin nişan/düğün merasimlerine katılmakla geçmekte. Ben ise hâlâ yirmi sekiz yaşında bir bekârım, Çocuk gelişiminden mezun, gününün çoğunu çocuklara ‘kendisi gibi’ dürüst olmak derslerini veren, hayatına bakarsanız iç sesiyle dış sesi arasındaki uçurumlarda kazaya kurban giden bir bireyim. Çocukluğumdan bu yana hayatımdaki insanları kırmamak adına verdiğim savaştan galip çıkıp çıkmadığımı düşünüyorum. Üvey kız kardeşim Neslihan benden altı yaş küçük ve bugün nişanlandı düşünebiliyor musunuz! Annemle Babam ben on yaşındayken boşandılar , iki yıl sonra ise annem İbrahim Amca dediğim cici babamla evlendi. Neslihan bu sene üniversiteyi derecelikle bitirdi, iç mimar adayı kendileri! Hayatlarımıza bakıyorum da birbirine ait olup aynı zamanda da birbirine uzak olan rıhtımla deniz gibiyiz. Tebriklerimi bir kez daha sunarak odama çekilip bir an önce yatağıma kavuşmayı istiyorum. İbrahim Amca iyi olmasına iyiydi de hayatının merkezinde en çok Neslihan vardı annem bile şefkatle örülü hayal dünyasından uyanıvermişti, neden evlendikleri hâlâ soru/n işaretiydi benim gözümde. Etliye sütlüye karışmaz, soru sormaz, iç sesimi bastırıp dış sesime mikrofonu devrederek hep insanların mutlu hissedecekleri çelişkili cümlelerimi kurardım. 
“Böylesi berbat bir nişan töreninden sonra uyumak iyi gelecek!”
Neslihan’a ise partinin şahane geçtiğini söyleyip onu öpücüklere boğmuştum. Tipik Seval! İçten başka, dıştan çok başka… Öğrencilerime öğretmeye çalıştığım erdemler bu gidişle beni topa tutacaklardı. Sırf kırmamak içindi canım bunca yalan! Neslihan’dan aslında oldum olası nefret etmiştim. 

Başım yastığımla buluştuğu anda kendi dünyama çekilmiş oluşumun gövdesiz mutluluğuyla gülümsedim. Yarın Pazar’dı, öğleden sonra iş arkadaşlarımla buluşacaktım onlara üvey kız kardeşim de olsa adına çok sevindiğimi anlatıp duracaktım. Aslında mutluluğundan zerre kadar mutluluk duymuyordum, çocukluğumuzda en sevdiğim şekerleri benden önce o annemden alır yerdi. Ben ise içten içe boğazında kalmasını dilesem de tamam neyse ben büyüğüm bir şey olmaz ibrahim amca, bir şey olmaz anne diyerek fedakâr abla rolümü oynardım. Zaten bana bir gün olsun abla dememişti. Onun için hep ezik Sevaldim! Parmağına o yüzüğü takınca çocukken gördüğüm bokların unutulmuş olmuyor demek için yanıp tutuşuyorum aslında. Bokuyla oynadığı ama dışarıya prenses imajını verdiği o günleri en iyi ben bilirim haspam! Yine iç sesim bayrağı devraldı ve uyumama bir türlü izin vermiyor. O karga burnuyla Burak ona nasıl âşık oldu bilmem… Böyle düşüne düşüne uykuya yenileceğim bir geceyi daha eskitiyorum. 
“Kızım, seval! Haydi uyan, saat öğleni bulmak üzere. Neslihan’la İbrahim çoktan çıktılar, arkadaşlarınla buluşmayacak mıydın?”
“Tamam anne, kalkıyorum şimdi.”
Annemin besmelesiz yataktan kalkmamayı öğrettiği çocukluk günlerimin alışkanlığını her sabah tekrarlayarak güne başlıyordum. Yine sağ ayağımı yere basarak besmeleyle yatağımdan kalktım.
“Nereye gittiler?”

“Baba- kız şöyle bir turlayacaklarmış bugün”

“Seni niye götürmediler?”

“İşlerim var kızım. Ev battı çıktı, bir toparlayacağım ben gitmek istemedim.”

“Tabii canım sen istememişsindir! Bir kızına doyamayan bencil kocan bencilliğini sergilememiştir yani.”
Ben direkt bunları söyleyince annem de ben de bir an için susarak neler söylediğimi iyice hazmeder olduk.
“Seval, kızım ne diyorsun sen? İbrahim Amca’na bir laf etmezdin sen.”
Anneme şaşkın gözlerimle bakıyorken birden yutkunarak gözlerimi kırpıştırdım. İç sesim dış sesim olmuştu ve annem neler düşündüğümü şu an, şu dakikalarda öğrenmişti.
“Seni düşünmedikleri her an onlardan daha çok nefret ediyorum.”
Elimle ağzımı kapatarak garip yutkunma sesimin çıkmasına engel olamayarak bir kez daha yutkundum.

Annem ise gözlerini açmış, bana bakıyordu.
“Neyse, dışarıda atıştırırım, hazırlanıp çıkayım ben.”
Daha fazla söz söylememeye gayret ederek odama kaçtım.

Neler oluyordu bana? Anneme neler söylemiştim öyle?
İş arkadaşlarımın her hafta sonu düzenledikleri hafta sonu özgürlüktür buluşmalarından birine gidiyordum. Engin de olacaktı. Beş yıldır tanışıyorduk ve ben platonik âşıktım, ergenler gibi!

Ona ise söylediğim sadece en iyi arkadaşlarımdan birisi olduğuydu. Zaten onun da bende gözü yoktu. Olsaydı susar mıydı canım?
“Merhaba arkadaşlar!”

“Merhaba seval, nasılsın?”
Engin beni baştan aşağı süzerken ben de çimen yeşili gözlerine takılıp kalmıştım.
“Çimen yeşili gözlerine dalıp gittim işte, nasıl olayım…”

Sözlerim karşısında Engin fal taşı gibi gözlerini açmıştı, Yağmur ağzı açık bize bakıyordu ve Çiğdem ise her zamanki fesatlığıyla bıyık altı sırıtıyordu.

“Seval?”

“Efendim Çiğdem? Şu ânı bölmesen geberirsin zaten.”

“Ne?”

“Seval’ciğim, sanırım dün akşam çok yoruldun, ne dediğini bilmiyorsun geç otur şuraya.”
Yağmur beni bulunduğum durumdan kurtarmak ister gibi beni yanına oturmam için çekiştirdi. Engin ise saçlarını düzelterek bana gülümseyip bakıyordu. Aman Allah’ım çok yakışıklıydı, çok tatlıydı!

Ben de ona gülerek göz kırptım. 
“Aa delirmiş bu!” diyerek aşkın ortasına kabak gibi daldı çiyan Çiğdem.

“Ne var ya? Senin de gözün var zaten Engin’de değil mi?”

“Seval! Saçmalıyorsun ama artık, gidiyorum ben ya. Delirmiş bu”

“Defol git, teneffüste Akın’la kırıştırdığını görmedim sanma”
Bir an söylediklerimi işitip etrafıma şöyle bir bakındım ve hepsi delirmişim gibi bana bakıyorlardı.

Bana neler oluyordu böyle? Neden içimden düşündüğüm her şeyi paldır küldür söyler olmuştum? Ama bu durum inanılmaz iyi hissettirmişti.

Yağmur beni zorla masadan kaldırıp çekiştire çekiştire onlardan uzak bir tarafa götürdü.
“Seval, bugün iyi değilsin. Eve git, dinlen. Sonuçları iyi olmayacak bak; ne dediğini bilmiyorsun. İçki de içmezsin ki, sarhoş musun diyeyim… Kızım, uçtun iyice; kafayı yedin herhalde.”
Ağzımı kapatarak beni arabama bindirdi, Engin’e görüşürüz dememe bile izin vermeyerek evimin yolunu tutmamı istedi.

Eve gidene kadarki hislerim karmakarışıktı, neler neler söylemiştim; söyleyebilmiştim paldır küldür!

Engin bana ilk kez farklı biçimde gülümsemişti. Yoksa söylediklerim hoşuna mı gitmişti? Ama bana neler oluyordu böyle?

Eve vardığımda annemin gözlerindeki endişeyi fark ederek direkt odama çekildim.

Yastığıma gömüldüğümde bugün olanların neden ve nasıl olduğunu düşünmeye başladım. 

Sakınmamıştım düşüncelerimi; yerli yersiz demeden söyleyivermiştim. Üstelik yalan değildi hepsi doğruydu. Yalanı ve ikiyüzlülüğü katmamıştım o anlarda hayatıma, bugün hiç yalan söylememiş, rol yapmak gereği duymamıştım. Çiğdem muhtemelen yüzüme dahi bakmayacaktı artık, zaten tahminimce o da benden pek haz etmezdi. Peki ya Engin? Engin’in o gülüşü ne anlam ifade ediyordu, ne söylemeye çalışıyordu, bir kaçık olduğumu mu?

Derin iç sesimin yolculuğuna çıkmışken odamın kapısının tıklatıldığını fark ettim.
“Gel”
Kapıyı hafif aralayarak başını içeri uzatan Neslihan’dı.
“Gelebilir miyim Seval?”

“Gel tabii, gelme desem gelmeyeceksin sanki.”

“Seval? Bir şey mi oldu, neden böyle söyledin şimdi?”
Dudağımı ısırarak susmaya çalıştım, yine içimden ne geliyorsa direkt onu söylemiştim.
“İstemiyorsan…”

“Neslihan! Odama gelme ,hayatıma gelme, senden hep nefret ettim desem çıkıp gidecek misin odamdan, hayatımdan?”
Neslihan gözleri dolarak öylece bana bakıyordu.
“Benden nefret mi ediyorsun?”

“Evet! Hem de hayatıma geldiğin o ilk günden beri, oldu mu, tamam mı?”

“Ama neden…”

“Nedenmiş, bir de soruyor. En sevdiğim şekeri bile sahiplendin sen, en büyük odayı sen kaptın, her şeyin en güzeli hep senin oldu.”

“Şeker mi? Hangi şeker?”

“Çocukken alıp da vermediğin…”

“Seval, adı üstünde çocukken. Çocuktuk, ben hatırlamıyorum bile. Sana inanamıyorum, meğer içinde neler biriktirmişsin, neler düşünmüşsün, şimdiye kadarki tavırların hep rolmüş demek ki. Ben de gerçekten kardeş olduğumuzu sanmıştım.”

“Kardeş mi, ne kardeşi be?! Sen bana abla bile demiyorsun.”
Neslihan kapının kolunu tutmayı bırakıp gözünden bir damla yaşı akıtarak arkasına bile bakmadan çıkıp gitti.

Öylece durdum; sanki ruhum başka, bedenim başka gibiydi. Yıllardır içimde tuttuğum her şeyi acımadan söylemiştim. Bu garip bir histi, ev gezmelerinde komşu çocuklarının oyuncaklarına hayran kalıp gezmeden döndükten sonra o oyuncağı da geride bıraktığını düşünüp hayıflanmak, senin de o oyuncaktan olmasını istemen gibi bir şeydi. Böyle kekremsi bir tat bırakıyordu ağzında ve ruhuna kadar hissediyordun. Gönlünü almak için bile uğraşmadım, yatağımda oturmaya devam ettim ve annem İbrahim Amca’yla odamın kapısını adeta kırarcasına içeri girdi.
“Kalk, gidiyoruz!”

“Nereye?”

“Doktora”

“Ne doktoru be? Delirdin mi sen?”

“Hayır, ben delirmedim; sen delirdin. Neslihan içeride ağlıyor, ağzına geleni söylemişsin.”

“Bana bak İbrahim Amca! Annemle evlendin diye bana babalık taslayamazsın. Önce karına adam gibi bir eş ol, sonra babalığına bakarız.”
Laflarımdan sonra İbrahim Amca bunca yılda ilk kez tokat attı bana.

Sol yanağımın yanışını hissederek yanağıma dokundum. Annemin ortamı sakinleştirmek için çabalamaları ve beni apar topar doktora götürmeleri flu gibiydi. Öylece, her şey bir anda yaşanıp bitiyordu sanki.

Doktora anlattıkları ve doktorun öylece susarak beni süzmesi bile filmin sonunu kaçırdığı için üzülen gencin dramı gibi hissediliyordu kalbimde. Ne kaçırmıştım, aklımı mı, hakkımda söylenen sözleri mi?
“Anlattığınız kadarıyla Seval hanımın bir şeyi yok.”

“Nasıl yok doktor bey? Hiç olmadığı kadar…”

“İçinden gelenleri söylüyor, öyle değil mi?”

Annem doktorun sorusu karşısında şaşırarak sessiz bir yanıtla “evet” dedi.
“Tabii bu çok doğal, biz insanoğlu hayatımızda iç sesi neyi söylüyorsa, içinden ne düşünüyorsa direkt söyleyen, çekinmeyen, ortalık duman dahi olsa taviz vermeyen samimi insanlar görmeye alışkın değiliz. Seval hanım iç ses hastalığına yakalanmış sadece.”

İbrahim Amca utanan gözlerle bir bana bir doktora bakarak “o nedir doktor bey?” diyerek sordu.
“Düşündüklerini özgürce ifade etmek hastalığı. Tabii bugün müşahede altında kalacak, tetkiklere devam edeceğiz, farklı bir düşünce hastalığı da olabilir; doğruluk gibi, gerçekler gibi…”

“Ne diyorsun doktor sen Allah aşkına?”
Sinirlerime hakim olamayarak doktora çıkıştım.

“Sana, hayattaki tek hastalığın grip/ nezle, veyahut ölümcül hastalıklar olmadığını, ruhların da birçok hastalığa ve aslında bazen şifalı hastalıklara sahip olduklarını anlatmaya çalışıyorum. Şimdi bir reçete yazacağım, bu yolda ilerlemeye devam edeceksin; iç sesinden ne geliyorsa söylemeye ama bazı şeyler bazı zamanlarda ve bazı insanlar karşısında hemencecik söylenmemeli, usturuplu iç ses ilaçları vereceğim sana. Her gün bir tane alarak hem kimsenin kalbini kırmamış olacaksın , hem de ikiyüzlülük yapmamış olacaksın. Dediğim gibi Yıldız Hanım, kızınızın tek hastalığı bu. Dilerim tüm insanlığa böylesi bir hastalık nasip olur…”
Hastane odasında tavana dikmişken gözlerimi, kapımın yavaşça aralandığını fark ettim. Karşımda duran Engin’di.

“Merhaba Seval”
Biraz kızararak başımı pencereye doğru çevirdim.
“Sakın susmayı deneme. Söylemeye devam et beni nasıl sevdiğini, çünkü bende böylesi bir cesaretin varlığı ancak senin o güzel sözlerinden sonra bendeki yerini buldu.”
Başımı ona doğru çevirerek gülümsedim.
“Sahi mi?”

“Sahi tabii… Haydi bakalım, iç sesin ne diyor şimdi?”

“Söyleyeyim mi? Bak, pişman olma sonra.”

“Olmam. Her şeye hazırlıklıyım.”

“İç sesim diyor ki…”

“Evet?”

“İç sesim…”

“Haydi ama Seval!”

“Senden nefret ediyorum diyor”
Engin yüzünü buruşturarak “gerçekten mi?” diye sordu, üzgün çocuklar gibi.

“Bu seferki şakaydı, iç sesim diyor ki… Sevgilim, seni ilk gördüğüm andan itibaren seviyorum, benimle evlenir misin?”
Parmağımı ağzıma götürerek parmağımı ısırdım ve ikimiz de kahkahalarla gülmeye başladık.
“Demek öyle, benim iç sesim de diyor ki… Sen hayatımda yanımda olmasını isteyeceğim tek kadınsın, benim iç sesli çılgın sevgilim. Evlenirim tabii ki…”

Bulutlar yirmi sekiz yılda ilk kez gökyüzünden bana uzak gibiydi, Engin’le birbirimize sarılarak şifalı hastalığıma aşkla gülümsedik…

Dilâra AKSOY

Dilara Aksoy

Latest posts by Dilara Aksoy (see all)

Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.