Bir yandan ateşten gelen çıtırtılar, bir yandan dalgaların sesi… Üç kişi sahilde oturuyordu. Arada tatlı bir yel onları yokluyordu.
Sessizdiler… Sanki söylenecek her şeyi her biri biliyordu… Sessizliğin alfabesinde tatlı bir muhabbete dalmıştılar…
Kız irkildi birden. Karanlıkların içerisinde onlara doğru biri yaklaşıyordu…
Silueti yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. İlk göze çarpan bembeyaz teniydi. Bulutların eleğinden geçmişti sanki. Ve altın sarısı kısacık saçları… Hele o gülüş! Ön iki dişi yoktu bu yabancı kadının. Güldüğünde bakışları kadar derin bir karanlık beliriyordu… Kız, Vişnu’ya benzetmişti yabancının ağzını… Dudakları evrenin sonsuzluğuna açılan bir kapıydı. O karanlıkta evren vardı!
İzin istedi yabancı, kız buyur etti. Yanlarına oturdu, kendisini tanıttı. Adı Fantin idi…
Kıza yabancı değildi bu isim. Bir yerlerden tanıyor gibiydi…
Fantin oraya nasıl geldiğini bilmiyordu… En son hatırladığı dikiş masasında dikiş diktiğiydi. Başından geçenleri anlatmaya başladı. O anlattıkça kelimeler utanıyordu adeta. Hiçbir kelime bu ağır manayı taşımak istemiyordu… kız ürpermişti anlatılanlara. Yanında kadim yareni Acı vardı. Başını Acının omuzuna dayadı. Fantin’in anlattıkları ona da ağır gelmiş, acıya dayanmıştı… Gözyaşı ise kendisini bırakmıştı. Çoktan ağlıyordu… Kız, Acı ve Gözyaşı dehşetle dinliyordu Fantin’i. “Hayat nasıl bu kadar ACImasız olabilirdi ki?!” Bunu söyleyen Acının kendisiydi. Acı dahi acımıştı Fantin’e. Lakin Fantin her şeye rağmen gülümsüyordu. Varsın Fantin çirkin kalsındı. Yavrusunun önünde uzun bir hayat vardı… Kız itiraz etti Fantin’e. “Sen çirkin değilsin, Çok güzelsin. Saçın ve dişin olmasa bile çok güzelsin.”
Bakışları kıza dönen Fantinin gözleri kızın geceden ayırt edilemeyen uzun siyah saçlarına takıldı. İlk defa bu kadar siyah saç görmüştü. Teşekkür etti kıza. Kız utanmıştı. Fantin’in kısa saçlarını görünce kendi saçları bir dünya ağırlık yapmaya başladı… Bir makas bulsa o an kesecekti. Dişsiz Fantin gülsün diye ona verecekti. Kabul etmedi Fantin. Saçlarını kesmek ona çok ağır gelmişti. Artık kimsenin saçının teline dahi zarar gelsin istemezdi.
Kız Fantin’e bir bardak uzattı. Acı ve gözyaşının şerbetiydi bu. Acımtırak tatlı bir tadı vardı. İlk kez içmişti böylesine bir şerbeti ve çok sevmişti. Teşekkür etti kıza. Veda vakti gelmişti. Fantin yavrusuna dönmeliydi. Fantin’den ayrılmak istemiyordu kız. Ama onu alıkoyamazdı. Ortada hasta küçük bir kız vardı. İstemeye istemeye sarıldı Fantin’e…
Fantin geldiği yere doğru yola koyuldu. Nasıl geldiğini bilmese de nasıl gideceğini tahmin etmek zor değildi. Gözden kayboluncaya kadar arkasından baktı kız. Sonra yerine gitti, oturdu. O sırada Fantin’in oturmuş olduğu yerde parlak bir şey fark etti. Yaklaştı. Ne görsündü, iki Altın! Kız Fantin’in arkasından koşmaya başladıysa da yetişemedi. Elinde iki altın, kala kalmıştı. “İki diş İki altın” diye sayıkladı. “İki diş İki altın!”
Şimdi hatırlamıştı her şeyi. O kısa saçlı dişsiz kadın Victor Hugo’un dünyasından kopup gelmiş Sefil Fantin’den başkası değildi! Ve şimdi de kızın dünyasına misafir olmuştu… Ağlamaklıydı kız. İki Altını cebine koydu. Ve dostları Acı ve Gözyaşının yanına döndü. Yine baş başa kalmıştılar. Her zamanki gibi!
Kız, Acı ve Gözyaşı bir daha asla unutmayacaktı dişsiz Fantin’i….
