Kitap Gönder
Ağu 7, 2015
1316 Views
0 0

Kazanmak

Written by

Ciddi bakışların, soğuk takımın altında dişlerin arasından çıkacak sözü bekliyorduk. Bütün göz bebekleri gösterime girecek olan kelimelere kilitlenmişti. Odaklanmanın, kelime anlamının yapacak olursak elips masanın etrafında oturmuş on adamı, pupillarının içindeki heyecanı, hd yalancı gözlerle görüntülememiz yeterli olurdu. Nabızların, atım rekorlarını egale ettiği, terlerin deriden yağmur gibi döküldüğü, beyin hücrelerinin sürekli mesai yaptığı bedenlerin kendilerini zorladığı bekleyiş anının sonuna geldiğimizi hissediyordum. Tahminlerimde yanılmadım. Gösterime girecek olan kelimeler, bir bir dökülüyordu dişlerin arasından –İhalemizi Havasızlar Grup kazanmıştır. Havasızlar mı? Evet! İşte bu kadar. Büyük bir maç kazanmış teknik direktör ifadesi yer almıştı yüzümde. Gururlu, başarılı, kazanmaya alışkın ama bir o kadar da mütevazı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi bakıyordum. Hayatımda değişen bir durum yok, sadece bir ihale kazandım arkadaşlar bakışının herkesin gözleri önüne sermiştim. Kaybetmenin verdiği üzüntü, kıskançlığın getirisi hazmedememe ile ne olursa olsun iş hayatında güleceksin ifadelerinin harmonisi olan suratlar üstümde küçük bir uçuş yaptıktan sonra samimiyetin bir göstergesi ama sadece sembol olarak kalabilmiş el sıkışma sahnesini, vasıfsız oyunculuklarıyla gözler perdesine aktaran parmaklar, avuçlar, bilekler pupillalardan kötü not almayı ihmal etmiyorlardı. Bense bu yetersiz oyuna sadece misafir oyuncu olarak eşlik ediyor ve beynimde kazandığım sarhoşluğu içinde yüzüyordum. Bu faslı bitirtip parmaklarıma keyif yaşatma vakti gelmişti. Parmaklar ne keyif yaşayabilir ki diyeceksiniz? Tabi ki onların da bir zevki var. Bana beş milyon doları getirecek imza şerefini parmaklarım, avuçlarım ve bileklerime bırakıyordum. Prosedürlerle nakış gibi işlenmiş kelimelerin yerleştiği beyaz kâğıda, ince ince dokuyordu imzamı sol elim. Siyah tonların resmiyeti altındaki arabama kendimi bırakıp, gaza görevini son yetkisini kullanma hakkını verdikten sonra havalimanının yolunu tutuyordum. Aslında alkollü araba kullanmak yasaktır ama bu kural benim için geçerli değildi. Kanunda zafer sarhoşları araba kullanamaz yazmıyordu. Alkollü kişiler araba kullanamaz yazıyordu. Kuralları ve yasakları konuşmayı kendime yasak edip, tekrar havalimanının tabelasını arıyordum Konya sokaklarında. Ama ne yola çıkarsam çıkayım kahverengi renklerin hâkim olduğu, beyaz yazıyla ‘Mevlana Kültür Müzesi’ yazıyordu. Her yolda Mevlana’ya çıkıyor demek. Mevlana ünlü şair değil miydi?  Okulda görmüştüm. Hatta eserlerini bile ezberlemiştim. Konya’yla özdeşleşmiş bir isme niye gitmiyorum ki? Konya’ya gelmiş iken, Mevlana’ya gitmeden olmaz. İşi de tamamladım. Hadi bugün turistsin Süleyman diye söylenerek kendi kendime kırdım direksiyonu ünlü şaire. Karanlık kelimesinin bile utandığı insanları aydınlatabilen kırmızı yıldız, sis gibi bilinmez ufukların dehlizinde yürüyen gözlere maviliğin tonlarını hissettiren gök kubbe, muradın katmanlarıyla örülü yemyeşil renklerle serpilmiş Mevlana. İnternette ne kadar da iyi şairler var. Kelimelerin patronluğunu yapmaya başlamışlar bile. Lezzetli anlatımın ardından giriş kapısından içeriye kendimi bırakıyordum. Dünya’nın hangi kıtasına giderseniz gidin, bize her yer Asya diyecek, gözleri gibi karakterleri de mütevazı Uzakdoğulular. Avrupa’nın arasında çizmenin içinde sıkılmış İtalyanlar, Eyfel kulesinin büyüklüğünden küçülmüş Fransızlar, boğa güreşlerinin kanla özdeşleşmesinden iğrenmiş İspanyollar. Buz gibi mermilerin acımasız tonlarıyla, küçücük bombaların canı canandan kopardığı büyük etkiyle büyüyen Ortadoğu coğrafyasının çocukları. Huzurun özlemiyle, cesaretin ateşiyle kor gibi yana yürekler. Dünya’nın çeşitli katmanlarını bir araya getiren, gökkuşağının insanlarla nasıl çizilebileceğinin cevabını bildiren bir tablonun köşe başının seyircisiyim. Yıllara tanıklık etmiş avlunun içinde sıradanlaşmıştım. Küçük odalarla çevrili, bir büyük girişin olduğu, şadırvanın altında akan buz gibi suların damla damla döküldüğü yerdeydim. Galoşlarımı son derece lüks kunduralarıma giydirip, huzurun seslerinin olduğu yere adımlarımı sürüklüyordum. Sıradanlaşmanın tanımını ilk kez öğreniyordum. Her çeşit insanın burada ya dua okuyup, ya namaz kılıp, ya da kültürel geziye gelerek benliklerini bıraktıklarını görüyorum. Mevlana’nın türbesine yaklaşıyorum açıyorum ellerimi göğe, okuyorum Fatiha’yı. Kapatıyorum ellerimi. Sürüklüyorum ayaklarımı bin, beş yüz, iki yüz yıllık yazma eserlere. Tarihin sert dalgalarında bir kaptan edasıyla yürütüyordum adı ‘Merak’ olan gemimi. Eserlerin hepimizden aşlı olduğu bir ortamda doyasıya bakıyordum onlara. Gözlerimin sinyaliyle, çıkıyordum avluya. Küçük odaların içine girme vakti gelmişti. Kırıyordum ayaklarımın dümenini küçük odalara. Eskinin denizlerine atlamıştım bir kere. Gidiyordum bilmediğim limanlara. Keşfediyordum, cübbeyi, neyi, zikir tesbihini. Adını çok kez duyduğum ama hiçbir zaman vakit ayıramadığım fermana bakıyordum. Ufak odalardan geniş avluya, Şeb-i Arus’un suyunda ferahlıyordum. Stresin sıcaklığını hissettiğim anda. Sadece bakıyordum Mevlana’ya. Adımlarımı çıkış kapısının yollarına sürgün etmeye başlamıştım bile. Başım eğik çıkıyordum Mevlana’dan. İçime bir cemre düştü. Hissiyatını kelimelere dökemeyecek kadar sıcak olan. Hayatımda ilk defa boynum eğik çıkıyordum bir kapıdan. Benliğimin gardiyan etkisinden çıkıp mütevazılığin misafirperverliğine kendimi bırakıyordum. Daha sakin, daha akıllı düşünen ve kendini daha güvende hisseden. Beyin hücrelerimi düşünce koridorlarında dolaştırırken gözüme küçük bir nokta çarptı. Kunduralarımın tozlarla arkadaş olduğunu görünce meydanın köşesinde ayakkabı boyacısının müşterisi olmaya gidiyorum. Karakaşlı, kahverengi gözlü, kapkara renklerin boyadığı elleri örten bembeyaz gömleğiyle, kısık ateşte pişmiş bir yemeğin sıcaklığını hissettiren kelimeleriyle karşılıyordu beni boyacı ağabey. –Hoş geldin delikanlı. –Hoş bulduk ağabey. Göz bebekleriyle uzat bakayım jantlarını der gibi bakışıyla birlikte bizim jantları ustanın eline teslim etmiştim bile. Ustaların işlerindeki mahareti kadar dillerindeki kelimeleri de ne kadar iyi kullandıklarını tahmin etmek zor değildi. Bu soruyla birlikte –Sen neredensin yeğen? Böyle sorulara hazırlıklı olduğum için cevabı yapıştırıyordum cümle vitrinime. –İstanbulluyum ağabey. –İstanbul’dan buralara Mevlana için mi geldin? –Kendimi bir anda Açıkhava sorgusundayım gibi hissediyorum. –Hayır, iş için geldim. Tamamladım işimi. Havalimanına gidecek iken her yerde Mevlana tabelasını görünce merak ettim geldim. –Nasıl buldun Mevlana’yı? –Boşluğun bile kendini boşladığı bir gönülle girdim, huzur ve sükûnetin yerleşkesini yaptığı bir gönülle çıktım. Gözlerimin içine bakarak sende de ne cevherler varmış bakışıyla süzüyordu beni boyacı ağabey. –Mevlana, dünya’da huzurun küçük bir timsalidir. Bu şehrin kalbine konmuş küçük bir bülbüldür. –Orada başka bir hava var. Beni çok etkiledi. Uzun süre sonra ilk defa huzurlu hissediyordum kendimi.  Ayakkabımı bir çocuğu sever gibi boyarken konuşmayı da ihmal etmiyordu ağabey. –Orada huzur bulmanın sebebi paranın anlamını yitirmesi. Rakibinden beklenmedik bir aparkat yemiş boksör havası takınarak soruyordum boğazımın kelepçelerine takılan sorumu. –Nasıl paranın anlamını yitirdiği? Boyaların tonunu artırdığı gibi, kelimelerin tonunu da artırıyordu boyacı ağabey. –İnsanlar, korunma içgüdüsüyle yaşarlar. Onları birisinin koruduklarını bildikleri için oldukça cesur, oldukça merhametli, oldukça mütevazı olurlar. Bunun diğer bir anlamı da huzurdur. İnsanlar Mevlana’ya gittikleri zaman huzur bulurlar çünkü orada kul oldukları bilincine varırlar. Yazdıklarıyla, söyledikleriyle tüm diyarlara ulaşmış Mevlana’da olsan, küçük tezgâhında ekmeğinin peşinde koşturan bir satıcı da olsan gideceğin yeri hatırlatır sana yeşil kubbe. Paralarımızı kendi elimizle sayamayacak kadar zengin de olsak, bozukların bir avucumuzu doldurmayacak kadar zor durumda da olsak asıl kazanmamız gerekenin bilincinde yüzmeliyiz bu dünya okyanusunda. –Asıl kazanmamız gereken ney ağabey? –Allah’ın rızası. Merak olan gemimi boyacı ağabeyin limanından ayrılmak için hazırlığımı yapıyordum. Ta ki sorular deryasının içinde olduğumu hatırlayana kadar. –Delikanlı ismin ne? –Süleyman, ağabey. Gözlerinin içindeki tebessümü görmemek elde değildi doğrusu. –Ne güzel bir ismin var. Bir insan uzun bir aradan sonra ilk defa ismime yorum yapmıştı. –Teşekkür ederim ağabey. Dedem koymuş ismimi. Kanuniden çok etkilenmiş. Torunuma bu isim yakışır demiş. Ayakkabıma son bir cila çekip sürdürüyordu meydanda sözlerini –Kanuni demek. Avrupa’ya Muhteşem dedirten büyük devlet adamı. Padişahımızın bir sözü var bilir misin yeğen? Hiç bilmem ki sadece fethettiği yerleri biliyorum. Ben de sükûnetimi koruyarak veriyordum söz hakkını boyacı ağabeye. –‘Ben ölünce bir elimi tabutun dışına atın’ demiş. Sence neden bunu söylemiş olabilir? Çok ilginç. Düşünmek lazım. Ama bunu düşünecek süre zarfı şu anda beynimin küçük ceplerinde bulunmuyor. Hem tabutun dışında elin ne işi var? Koca padişah söylediyse bir bildiği vardır. Gemim tekrar demir atmıştı boyacı ağabeyin limanına. –Açıkçası bilemiyorum. –Sözünün tamamı bu değildi. Geri kalanını söylemedim. Acaba ne diyeceksin diye merak ettim. Ama seni daha fazla merak âleminin içinde tutmadan getireyim sözün geri kalan kısmını; ‘İnsanlar görsünler ki, padişah olan Kanuni bile bu dünyadan eli boş gitmiştir’. Bazı cümleler vardır, sadece doğru dersiniz. Çünkü size yorum yaptıramayacak kadar gerçektirler. Ben de sadece doğru diyerek kırıyordum dümenimi Haliç’in sert sularına.

Göktuğ Erzurumlu

Vicdanlarımızı kalbimizin kilerine kapatmasaydık Dünya daha iyi bir yer olabilirdi.

Latest posts by Göktuğ Erzurumlu (see all)

Article Categories:
Hikaye Öykü

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.