Kitap Gönder
Tem 22, 2018
348 Views
5 0

Kozmik: 1. Bölüm

Written by

“Bu parlaklık da ne! Gözümü açamıyorum, fakat çok… Hiç olmadığı kadar çok iyi bir his bu! Annem oda spreyi aldı sanırım, kendimi balta girmemiş bir ormanın tam içinde hissettiriyor bu koku; sanki yanı başımda devasa bir göl var ve tüm doğanın kokusu o oda spreyinin içine hapsedilmiş gibi. Bir oda spreyi böyle büyüleyici bir kokunun yanında kusursuzluğun başyapıtı olan doğanın sesini nasıl yansıtabilir? Sabaha karşı uykuya dalmıştım, en fazla kaç saat uyumuş olabilirim ki?”

Kendi kendime konuşmayı kestim ve sola dönüp gözümü açtım. Hâlen parlaklığın etkisindeydim; gözüm ışıktan dolayı kör olma noktasına gelmişti. Bu sırada başımı koyduğum yastığın olması gerekenden çok daha yumuşak olduğunu, ama bütün bir parça olmadığını fark ettim. Odam hiç olmadığı kadar havadardı, temiz oksijen ciğerlerimi öyle güçlü açmıştı ki, bir mentol havuzunda saatler geçirdiğimi hissediyordum. Garip durumlar olduğu aşikârdı; korkmaya başlamıştım. Ben neredeydim?

Her şeyin netleşmesiyle gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalmam bir oldu. Odamda değildim, daha doğrusu bulunduğum şehirde ya da ülkemde de değildim. Televizyonda ya da internette dahi görmediğim bir yerdi burası. Bir mağaranın çıkışındaydım. Mağaranın bazı kısımları açıktı, güneş o açıklıkların birinden yansıyordu yüzüme. Mağaranın içi envaiçeşit bitkilerle doluydu. Sanki bir botanik bahçesindeydim, ama şokun etkisindeyken görebildiğim bitkiler en odun erkeği bile bitki aşığı yapabilecek cinstendi. Gökkuşağı renginde çiçekler, turuncuyu silik bırakacak kadar yoğun tondaki turuncu dallar ve her dalın ucunda boyum kadar uzun ve heybetli, mosmor yapraklar… İpince dallar devasa yaprakları nasıl taşıyabilirdi? Sorgulama dürtümü ilk kez kazanmışçasına tepkiler veriyordum. Hâlimi gören biri kendime gelmek için verdiğim savaşı alnımdan akan ter damlalarından rahatlıkla anlayabilirdi. Saliseler saniyeleri kovaladıktan sonra yerde, ayağımın dibinde bir kımıldama hissettim ve istem dışı hareketi algıladığım bölgeye baktım.

“BURASI DÜNYA DEĞİL!”

Kalp atışlarımı beynimde hissetmeye başladım. “O ne tür bir canlı öyle!” diye bağırdım ve haykırdığım an bitkilerin hareketlenmeye başladığını fark ettim. Saldırgan bir hareket değildi bu, dans edercesine ritmik bir şekilde kımıldıyorlardı; doğanın sesiyle birlikte dans ediyorlardı sanki. Bitkilerin kımıldamasıyla gördüğüm, bedenine oranla biraz daha büyük ve oval kafalı, bıyıksız bir kedi suratında, hafif kepçe kulaklı, altı bacaklı, her bir elinde ve ayağında dörder parmağı olan, kum rengindeki canlı, hareket eden bitkilerin yanına doğru yöneldi. Nefes alma ve yutkunma dürtülerimi yok sayarak olayı izlemeye devam ediyordum. Yaratık, bir arp melodisi tadında ses çıkarıyordu; böyle tuhaf bir yerin içinde şuurumu yitirmem gerekirken huzurun kalbimi şefkatle okşayışı, beni burayı keşfetmem konusunda yönlendirmeye başlamıştı. Ayaklarım ister istemez mağaranın dışına doğru gidiyordu.

Mağaranın kapısından sola döndüğümde, hiçbir bilim kurgu filminde rastlamadığım kadar büyüleyici bir manzarayla karşılaştım. Artık dünyada olmadığıma adımın Doruk olduğu kadar emindim. Kilometrelerce yüksekteki bir uçurumun tepesindeydim. Gözüme çarpan ilk fantastik görüntü, uçurumun aşağısını kaplayan onlarca çeşit, devasa ağaçların arkasındaki ve tepede olmama rağmen kıyısı hakkında hiçbir belirti göremediğim okyanustu. Güneş olağanüstü bir hızla batmaya hazırlanıyordu; biraz önce gözüme vuracak kadar tepedeyken, şu an paha biçilemeyecek kadar görkemli bir manzara hazırlayıp uykuya koşuyordu sanki. Gariplikler gezegeninde Güneş, gezegenin bütünlüğünü koruyan bir temel taş görevi görüyordu resmen; çok daha kırmızı ve büyüktü.

Neden ve nasıl burada olduğumu sorgulamayı tamamen kesip insan eli değmemiş bu yerde kusursuzluğun büyüleyici manzarası altında gün batımını seyrediyordum. Uyandığımda nefesim kesilse de bu anı yaşarken tüm gezegenin oksijenini tüketecek kadar güçlü nefes alıyordum. Aldığım her nefeste buranın yerlisi gibi hissediyordum. Her şey uyumadan önce bulunduğum yerden çok daha gerçekçiydi.

Gün batmak üzereydi, gökyüzünün kıpkırmızı tonu yerini siyaha bırakıyordu. Ancak geçen her saniye arkamda bir ışığın parıldadığını ve bu parlaklığın arttığını hissediyordum. Başımı arkaya, gökyüzüne çevirdiğimde hep fotoğraflarını gördüğüm, ama çoğu montaj olan devasa Ay’ın kat be kat büyüğü ile karşı karşıya kaldım. Bizim Ay’ımızdan çok daha az kratere sahipti, sanki beyaz bir gece lambası tarafından aydınlanıyordum. Karanlıkta kalmamak harika ötesi bir duyguydu, yine de hiç bilmediğim bu yerde karşıma çıkabilecek olasılıklar aklıma geldiği için saliseler içinde diken üstünde hissetmeye başlamıştım. Bu tedirginlik ile birlikte bertaraf ettiğim korku dürtüm kelimenin tam anlamıyla dirildi. Gerilmeye başlamıştım, bacaklarım titriyordu. Tanışmaya can attığım dünya dışı varlıklar tarafından mı alıkonulmuştum? Yoksa bir rüyanın içinde miydim? Her ne kadar kusursuz bir yerde olursam olayım geri dönmek zorundaydım.

“Eğer rüyadaysam uyanmaya çalıştığım an kendimi yatakta bulmalıyım. Bu hep böyle oldu. Hem rüyanın farkında olduğumda Lucid Rüya görmüş olmuyor muyum?” diye söylenirken aklıma uçmak geldi. Kendimi bir kuş tüyü kadar hafif hissedip yükselmeye çalıştım, fakat başaramadım. “Galiba alıkonuldum, ama neden benimle iletişime geçmek yerine beni bu gezegene bıraktılar?” diye bağırmaya devam ederken yaşadığım çaresizlik dürtüsü bedenimi ayak ucumdan saç telime kadar kavramaya başladı. Bu etki, gözümden yaşlar süzülmesine sebep olmuştu. Süzülen yaşlar, şelale etkisinde artmaya ve yerini hıçkırıklara bırakmaya başladı.
“Anne…”
Annem aklıma geldi, tıpkı bir bebek gibi kendimi muhtaç hissediyordum ona. Bilinmeyenin içinde, benzeri görülmemiş bir duygu karmaşasıyla baş başaydım. Gözyaşlarımı silerken yerin altımdan kaydığını ve boşluğa doğru düştüğümü hissettim.

“AH!”
Gözümü açıp yerimden bir metre kadar sıçrarken buldum kendimi. ODAMDAYDIM! Şu an da rüyada olmadığımı anlamak ve kendime gelmek için kendimi sertçe tokatlamaya başladım. Çok kısa bir süre içinde sesleri duyan ailem kapıyı açıp beni telaş içinde engellemeye çalıştı. Akli melekelerimi yitirmemeye çalışıyordum, tek amacım kendime gelmekti. Kız kardeşim aceleyle mutfağa koşup su getirdi. Az da olsa sakinleşebildiğim için suyu içirmekte zorlanmadılar. Suyun etkisiyle saniyeler içinde yatıştım.
“Otur oğlum, bizi endişelendiriyorsun.” Dedi annem ağlamaklı ses tonuyla. Babamı ise ilk kez bu kadar çaresiz görmüştüm; benim delirdiğimi düşünüyorlardı. Onların korktuğunu algılamam benim kendime daha hızlı gelmemi sağladı.
“İ-iyiyim ben, siz de sakinleşin.”
Bu sözümün ardından herkes derin bir oh çekti. “Sakinleş oğlum, derin derin nefes al. Yanındayız daima. Sakın korkma, olur mu?” diye telkin etmeye başladı annem. Nefes alışverişimi kısa süre içinde kontrol edip kardeşimin verdiği suyu bitirdim ve söze girdim.

“Biraz önce hayatımın en gerçekçi rüyasını gördüm. Ama bu rüyanın beni delirme noktasına getiren özelliği, rüyada yaşadıklarımın şu an olduğum noktadan çok daha gerçekçi olmasıydı. Bir rüya, gerçek hayatı nasıl rüya kılabilir? Bunu aklım almıyor! Uyanmak istedim, ama uyanamadım. Sizi kaybettiğimi düşündüm! Tekrar uyumaya korkuyorum, kendime tamamen gelmek zorundayım! Siz uyuyun ama, daha iyi hissediyorum. Yüzümü yıkayıp bilgisayarı açarsam tamamen kendime gelirim herhalde. Uykunuzu bölmeyin lütfen, sizi çok seviyorum!” diyerek banyoya geçtim.

Cagatay Ergor

Cagatay Ergor

Yazar, içerik editörü
Cagatay Ergor

Latest posts by Cagatay Ergor (see all)

Article Tags:
·
Article Categories:
Fantastik · Macera

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.