
Uzun zaman önce yaşanan hatıralar tek bir kelime ile akla düşer. Nasıl unuttuğunu çözemeden gözlerinde canlanır. Neden hatırladığını bilemeden gözyaşı olup ellerine düşüverir birden.
Küçük prens kitabını okurken şu geçen diyalog dikkatimi çekti.
“Koyun küçük bitkileri yerse çiçekleri de yiyecektir, değil mi?” diye sorar küçük prens.
“Koyun ne bulursa yer.”diye cevap verir pilot.
“Dikenli çiçekleri de mi yani?”
“Tabi, dikenlileri de.”
“Peki, dikenler neye yarıyor öyleyse?”
“Dikenler hiçbir şeye yaramaz. Çiçeklerdeki kötülüğün belirtisidirler.”
“Ne?” “İnanmıyorum sana! Çiçekler zavallı yaratıklardır. Kötülük nedir bilmezler. Ellerinden geldiğince kendilerine güvenmeye çalışırlar. Dikenlerine bakıp bakıp güçlü olduklarını sanırlar.” Aralarında geçen diğer konuşmalardan sonra çiçekleri koyunların yemesini önemsemeyen pilota şunları söylüyordu küçük prens;
“Çiçeklerin milyonlarca yıldır dikenleri var. Yine de milyonlarca yıldır koyunlar onları yer. Şimdi, çiçeklerin bunca güçlüğe göğüs gerip hiçbir işe yaramayacak dikenleri neden büyüttüklerini anlamaya çalışmak önemli değil mi sence? Koyunlarla çiçekler arasındaki savaş önemli değil mi? Kızarık suratlı şişko bir bayın toplama işlemlerinden daha mı az önemli? Ya ben kendi gezegenimden başka bir çiçek tanıyorsam ve günün birinde ne yaptığını bilmeyen bir koyun onu bir lokmada yutuverirse, sence önemli değil mi bu?”
Küçük prens bunları söyledikten sonra ağlamaya başlar ve pilot onu sakinleştirmeye çalışır. Bu satırları okuyunca kendi küçüklüğüm aklıma geliverdi.
Altı veya yedi yaşındaydım. Ben her zamanki gibi arka bahçede oyun oynuyordum. Nerede gördüğümü hatırlayamadığım bir arıyı hatırlıyorum. Can çekişiyordu. İlk defa ölümle karşı karşıyaydım. Ne yapacağımı bilemedim. Annemin yanına koşup ,elinden tutup kurtarmasını istesem umursamayacağını biliyordum. Gözlerimi ayırmadan arıyı izledim. Uzun uzun baktım. Elimden bir şey gelmemesi canımı acıttı. Çok üzüldüm. Bir müddet sonra arının kımıldamadığını fark ettim. Öldüğünü anladığımda ağlamaya başladım. Gözlerimin önünde bir canlı son nefesini vermişti. Ne yapsam diye düşünürken, nerede gördüğümü hatırlamayarak arıyı gömmeye karar verdim. Evimizin önündeki asma ağacının dibine gömecektim. Böylece eve girip çıkarken hep onu hatırlayacaktım. Düşündüğüm gibi yaptım. Minik mezarı hazırdı. Başına da bir taş dikmiştim. Mahalleden bir arkadaşım yanıma gelip ne yaptığımı sorduğunda, arımı gömdüğümü söyledim. Çünkü o ölmüştü. Sonra bir de dua ettim. Bir ay sonra arkadaşıma sanki hangi gün öldüğünü hatırlıyormuşum gibi arım öleli bir ay oldu diye anlatmıştım. Birkaç defa daha konuştum arım ile ilgili. Sonra arkadaşımın annesi gülerek arımı sorunca utandım. Bir daha da arımı kimseye anlatmadım. Ortaokula giderken bile aklımdaydı. Unutmamıştım. O ağacı her gördüğümde aklıma arım gelirdi. Ölümle ilk karşılaşmam böyleydi.
Arkadaşımın annesinin ölüm karşısında gülmesi aslında bize bu dünyanın bir özetidir. Ölüm basitleşti. Aslında bir arının ölümü bir çocuğun kalbinde koca bir yara açabilir. Çünkü insan çocukken daha bir insandır. Varlıklara bakarken ayrım yapmaz ve hepsini sever. Bir arının arkasından ağlar. Bir kelebeğin kanadı kırıldığında onun da canı yanar.
Ama büyükler öyle değildir. Artık alışmışlardır ölüme. Ölen kişinin veya canlının ne olduğu önemlidir artık. Kim olduğu önemlidir. Artık ölüm önemli olmaktan çıkmış, sıradanlaşmıştır.
Peki ya benim için?
Hala üzülüyorum arıma evet ama bugüne kadar unutmuş ve vefasız biri olmuştum. Unutmak bazen iyi bazen kötüdür.
Peki ya dünya için?
Hala ölümlere üzülüyoruz evet ama ölen kişinin kim olduğu önemli hale geldi. Bizden biri değilse umursamıyoruz artık. Sonra da hiç yaşamamış gibi unutuyoruz.
Peki ya arılar?
Sanırım şu an daha çok ölüyorlar. Sanırım insanlık için ağlamamızın vakti çoktan geçti…