Yüksekten gelen, gelirken gülen, yılgınlığı kendine uygun hale getiren biraz, sayıklamakta olan; tüm uyanış biçimlerinin türlüsünden, aslında uyanıklığın mümkün olmamasının farkındalığından yoksun bulunan gölgeye düşene derine inme konusunda ivme kazandıran bir titreşim. Siyah her daim sanıldığı kadar korkunç ya da güzel değildir; onu o yapan belirsizliği, diğerlerinin normlarından sızışıdır gizlice. Nereden nereye… kim bilir kaç şekil değiştirmeyle… biçimsizliğe… belki de en büyük biçime doğru uzanan netameli yol. Çoğaldı, hep çoğaldı olmaması gereken, olmamasını gerektirenden ziyade. Ne zaman ki bir hissiyatın, fikrin, soyutlanmanın, saklanmanın, kendisi olmanın kafasına bir taç geçirilir imgeden; felaketler körüklenir, adımlar sıklaşır boşluğa atılan, birini ve kendini bir şeylerden inşa etmeler yoğunlaşır, hüznün cemresi düşer insanlık iddiasında bulunana rastlamış olana.
Kıpırdanışlar, henüz etrafı örülmemiş olan dışına çıkma fikrinin tezahürü olarak görülebilecek bir adımlama boyunda bulunan, olanı ve olmakta güçlük çekeni teselli eden anılar kadar yapay. Kendinden daha ileri gidildiğini düşünen canlı tabakasının fütursuz tatminsizliğinin kestirilebilir sonuçlarından biri belki karmaşıklığın bunca kenetlenişi. Sınırsızlığı ölçüt olarak almak nereden gelir bu acizliğe? Her adımda ayrı bir eksilme, bir başka türlü, eskisinden biraz daha farklı bir yok olma belirmekte etkisizinden zeval verenine ulaşmaktaki. Yol olarak belirlenenin gerektiği yerden geçmemesi gibi bir anlamda sürüncemede kalmış bu kurgu. Yetişilir, yetişilir elbet bir yere; bir yerden başlamadan hem de. Bir yerden başlamak, bir yere yetişememenin ilk belirtisidir bütün zaman dilimlerine yayılmış olan. Yetişmek, ancak yetişememenin bilinmediği bir yerde mümkündür. Herhangi bir şeye ulaşmaya çalışanın ne isteğinin aynı kalması olasıdır; ne de isteğine doğru bir yön verebilmesi kendine. Bir çırpınış, kimilerince saygıyı bekleyen, ancak sonuca ulaşamamasının kesinliğinin zahiri görüntüsünde yüceltir kendini.
Bugüne kadar bin bir şekilde, birçokları tarafından değinilmiştir elbet; yine de sonu yoktur bir yerden gelmenin her türlüsünün. Nasıl olur da hep aynılıklara bağlanılıp kalınır; ne tür bir kısıtlamadır ki bu serbestlik olduğu sanılana karşı işlenmiş ağır bir suç gibi yayılan, yayılırken de kendini ele veren, her biri hezeyan muhakemesinden içeri sürülmüş.
Zamansız ortaya çıkışlara ve bunun amansız gelişimine yönelik müsamahaya karşı cephe alabilmenin, yürüme esnasında durumu sona erdirememenin, yokuş başındaki yaşın tahakkümüne girmenin neresinde bulunabilir koyu bir içtenlik? Bir gün kırılmış bulunacaktır; bir gün… birçok şey… kırılmış… Yola çıkmanın her türlüsü ayrı bir cesaretlilik niteliği taşır; cesaret hep ulu bir kavram mıdır? Gelmek ya da gelmemek bir yerlerde kesişmez mi; bulunmalarda mesela: bir şehrin en olmadık yerinde, bir kelimenin neden yapıldığını unutan bir pişmanlıkta ve belki de hayalinde, kendisine kalabalıklar tarafından zorlatılanı kabul etmeyenin.
Denizlerin bir yerinden görünür güneşe alternatif bir sarılıkta olmasıyla bilinen, başından, sonu olmayan başından, yani tamamını bir sonsuzluğa çeviren katmerli bir hüznün kıskacından. Sonra renklerin ahengi bozulur belki, öyle ki bozulması için gereken uyumluluğun olduğuna inanılıyorsa… Tam çağı, sadece yürümenin değil, bir yerlere gidememenin de; şu da muhakkak ki kendine bir nefes çekmenin daha önce benzeri yapılmadığı düşünülen, dünya olmaya çalışmanın, düşmenin, yıkılmanın, kavramlardan oyuncaklar yapmanın zamanı. Neler olduğundan, nasıl olduğundan, nerede meydana geldiğinden bihaber olarak; suların da altından akmak… koyu bir istenç dalgasının tüm tezahürlerini kendine saplayarak son vermek olana, olmakta olana, olmamanın varlığına; nihayetinde… kaybedilecek ya da kazanılacak bir şeyin olmadığını, bunun daimiliğini sezmek… böyle olur belki beklemek. Her şeyden, anlamasızlıklardan, karşılaşmalardan, temaslardan, bir takım salınmalardan artakalan ne varsa, vardır belki, ona sahip çıkmak da ne tür bir bencillik; her şeyi olduğu anda şekillendirmek, olduğunda suça ortak hale gelmek varken…
Durulur, kayıp bir gölgeye rastlama ihtimalinin verdiği heyecan, kaybedecek bir şeyden mahrum olmanın körüklediği bir hissiyatla. Heyecan ümitledir; umutsuzluğa yol alan bir ümitle… yani tüm umutlarla bir aradadır, bir yere gidememek adına var olan. Yağmurlu günler, şehrin karanlık sokakları, gemiler, bilmek, bilememeyi ve bilmemeyi bilmek; hepsi yanındadır heyecanın, nereye kadar?
Başlangıcın sonsuzluğu varsa, bitmeyişi, sürekli devinimi varsa bir şeylerin düzenli değişimine kulak asmaksızın; her anın bir yıkım ve katı bir yapım evresini barındıran ve tarifi yapılamayan bir dilim olduğunu hatırlamak, ölçümden uzak olmasına rağmen bitmesini zorunlu olarak beklemek neden? Sadece bir “an” dilimiyse yaşanılan… göz açıp kapamanın da içerisine dahil olduğu melul bir devinimse? Hareketin gösterdiği yapay bir değişimse, suni olduğunun farkında olanlarca göğe çıkarılan bir eksiklikler abidesiyse…
Her şeyi parça parça etmekle ortaya çıkacağı düşünülen mutluluğun yahut mutluluğu arama gücünün insandan sonsuz uzaklaşmasının ifade ettiği bir şey mevcut değilse, en küçüğün ve büyüğün temel olarak bütünlük noktasında birleşmesi onlardan birinin diğeri içerisinde hapsolması anlamına geliyorsa, birbirinden farklı olan madde ve düşüncelerin bu tahakkümün yayılma alanlarında sürekli olarak karşısındakini etkisiz hale getirmeye çalışması ‘olan’ değil de ‘olması gereken’ olarak insanların karşısına çıkıyorsa; yani tüm bu durumlarda; nasıl olur da bölünmemiş, yalıtılmamış, etkisizleştirilmemiş ve bozulmamış tam bir varlıktan bahsedilebilir? Dönülür belki oradan; insandan içeri…
Baki Karakaya